Dünkü güneşli havanın aksine bugün yağmura uyandık. Güz ekinoksu yağmurla kendini belli etti. Bir süre öylece durup pencereden yağmurun sesini dinledim. Son senelerde edindiğim bir alışkanlık bu, her şeyi bırakıp günü dinlemek…Yazlıklarımın bir kısmını ayıklamıştım, şimdi kalanına sıra geldi. Yazı rafa kaldırırken sesli kitap dinlerim muhtemelen, kafamdaki kelimelere kulağımdakiler eklenir. Her şey birbirine eşlik eder, birbirini dönüştürüp geliştirir. Öyleyse gecikmeden işe koyulayım.
Bu sene pek hayıflanmadım güzün gelişine. Birinci sebep şüphesiz ki, çekmecemdeki ilaç: hüznümü bastırıp içimdeki neşeyi ortaya çıkarmaktaki biricik yardımcım. İkinci sebepse tersini yaşaya yaşaya, ya da kabacası burnum sürtüle sürtüle, sabretmenin sonunda gelecek mükafatın güzelliğine inancımın pekişmiş olması. Ekip diktiklerim, mayaladığım ekmek, büyüttüğüm çocuk. Hepsi sabır istedi benden yeterince demlenebilmeleri için. Belki bir umut, yıllarca yazıp yazıp bir boka benzetemediğim yazılarım ya da okuyup okuyup unuttuğum öyküler de sabırla devam etmemi istiyorlardır. Bilemiyorum, sabredip onun da cevabını görecek miyiz ? Öyleyse bekleyeyim.
Bu hafta sevinçlerimiz üzerine düşündüm, birimiz aylarca peşini kovaladığımız bir plağı müzayededen ucuza düşürünce havalara uçuyoruz. Bir diğerimiz binlerce dolarlık çantayla. Öbürü kitapta bir cümlenin altını fosforlu kalemle çizerken… Bazen birimizin sevinci diğeri için bir şey ifade etmiyor. İki cümle karşılıkla geçiştiriveriyoruz paylaştığında. Birinin başı sıkışıkmış, diğerinin duyguları büzüşük, öbürünün üzüntüsüymüş meğer senin sevincin. İnsan ilişkisi zor. Öyleyse bu hafta için hepimize, sevincimizi coşkuyla çoğaltabilecek dostlar dileyeyim.
Her neyse…Birkaç gün önce, düzenli dinlediğim bir podcast’te bir düşünür “bu da geçer yahu”nun hayatın en önemli inançlarından biri olduğunu söyledi. Kendime ve çevreme sıklıkla verdiğim bu öğüdün, başka biri tarafından böyle nitelendirilmesi hoşuma gitti. Benim gibi tezcanlı ve heyecanlı bir insanın, belli konularda bunca sabırlı olmayı aynı bünyede nasıl eritebildiğini henüz kendim bile çözebilmiş değilim. Ömer okuyunca, boşver kendini bu kadar deşme, diyecek bana. Öyleyse bugünlük boşvereyim.
Ne diyelim, bu da geçer, ya da sık sık burada dillendirdiğim gibi her şey geçer, hayat kalır… Öyleyse bu yazıyı, Antwerp KMSKA ‘da ilk kez rastladığım bir ressamın pencerelerinde bitireyim.
pazar, Londra

Ne güzel yazmışsın…