Kafamın içinden naklen

Günleri alt alta dizdiğimde kayda değer hiçbir şey kalmıyor elimde. Oysa ne çok şeyle meşgulum. Beynim patladı, patlayacak.

Bir çalışma masası sığacak kadarcık ekstra alanımız olsun diye, günlerdir, üst kattaki daireye geçmenin artısını eksisini tartıyoruz. Ev sahibine mail atmadan on beş taslak yazıp sildik. Yeterince kibar ama bir o kadar kendimizden emin görünmeliyiz. Daha oraya taşınmadan, cumbama nasıl veda edeceğim diye bir keder sardı bile. Beynimde sürekli ihtiyaç listeleri dönüyor. Bir elimde plan çıktıları, diğerinde yeşilli morlu kalemler, saatlerce ufacık bir dikdörtgenin içini tasarlıyorum.Başkası için pek de önemsiz olacak on santimetrekareyi bile evire çevire hesaplıyorum.

Çok sevdiğim binada yer alan, hiç sevmediğim işyerimden kurtulmak için çözümler arayıp sonunda çözümsüzlüklere varıyorum. Daha yeni, bir Ingilizle yaptığım iş görüşmesinden, süper şartlarla, hem de yarın beni işe alacaklarmış edasıyla ayrıldım. Ama işin aslını, beyninin içinden geçenlerin ne olduğunu, asla anlayamayacağım. Benim tatilim nedir arkadaşım, giriş çıkış saatim nedir gibi iki-üç basit soruya bile bir türlü cevap vermediler. İşin güzeli, bunu çoktan kanıksamışım, artık asla kafamı kurcalamıyor geç kalan cevaplar, hatta hiç gelmeyenler. Mor kalemle bir çizgi daha çekiyorum elimdeki kağıda, tamam, kahve köşesini bu duvara yapacağım.

Bir genç çocuğun, turistik vizesini bilmem kaçıncı kez reddeden Ingiliz hükümetine usturuplu küfürler ediyorum beynimin içinde. Yapay zekaya sordum, ‘bu iki nedene karşı argüman geliştir, sert ama formal bir dilekçe yaz’..Her şeyde laf döndürmeyi seven şu hıyarlara yaz, alsınlar başlarına çalsınlar ülkelerini. Son iki cümleyi sadece beynime yazıyorum, diğerlerini yeniden doldurmaya başladığım tertemiz A4’e.

Bu kadar iniş çıkış içinde, Londra’da hayatıma bahar gibi giren iki insanın aynı gün doğduğunu fark ediyorum. Nevruz’a doğmuş, çiçek gibi iki kadın. Bu arsız grilere inat hep renklenin e mi diyorum, hem içimden hem onlara…Sırf onların hatrına, yeşil kalemle çiziyorum yemek masasını, pencerenin önüne.

Yeni koliler var taşınacak, yeni işler var bulunacak, market alışverişleri yapılacak, resimler çerçeveletilecek. Bu sırada hep çöp çıkacak, aralıksız çıkan çöpler atılacak. Kredi kartlarının son ödeme tarihleri gelecek, geçecek sonra, ama bir türlü kapanmayacak borçlar. Yeni atölyelere başlanacak, halihazırda devam edenler özümsenip bitmeden daha. Ayda bir kitaplar okunacak, parçalanıp, çözümlenecek, haftada bir öyküler derlenip toplanacak. Annem ilacını inadına içmeyen oğlumdan şikayet edecek yine. Ah sorumsuzluğu bari babasına çekmeseydi, di mi anne. Ama oğlumun omzundaki tik gibi, huyu da çekti babasına. İhmal edecek devamlı ilacını ve işine gelmeyen tüm sorumlulukları…Düşünmeden, elime gelen ilk siyah kalemle çizeceğim bu sefer, yatağın başucuna yerleştirdiğim komodinleri. İki de yeni okuma lambası eklendi alınacaklara…

Olanların hepsi, olması gerekirken bir türlü olamayanlar ve olasılık dahilindekiler bir araya toplanıp, gizlenmişlerdir yine yorganın altına. Yatağa kafamı koyar koymaz beynime üşüşecekler. Düşünmenin o masif, o derin, o detaycı baskısı, kafatasımın kafesinde çırpınıp duracak. Bir türlü dönüşemeyecek eylemenin o rahatlatıcı, o cesur, o çocuksu heyecanına…

Bu beynim yok mu bu beynim, ha patladı ha patlayacak.

Londra

“Kafamın içinden naklen” üzerine bir yorum

  1. Özlem o kadar kendimi görüyorum ki tüm yazdıklarında. Ne kadar güzel ifade ediyorsun beynimizdeki kavgaları, yüreğimizdeki duyguları. Bu denli güzel yazılmış hâlini okuyunca acaba o kadar da kötü değil mi diyorum yaşananlar :)

Yorum yapın