“…Taksi, eski bir binanın önünde durdu. Yaldızı solmuş tabeladan otelin ismi zar zor okunuyordu. “Günebakan Oteli.” Sırt çantamı alıp taksiciye parasını ödedim ve içeri girdim. Resepsiyonda duran genç adam, beni görünce yerinden doğruldu.
“Hoş geldiniz, rezervasyonunuz var mıydı?”
“Evet, birkaç gün önce yaptırmıştım.”
Önündeki bordo kaplı defterden adımı kontrol edip anahtarı uzattı.
“112… Merdivenlerden çıkınca, hemen sağda,” dedi.
Dış cephenin aksine içerisi gayet temiz ve bakımlı. Odaların yıllar öncesinde özenle döşendiği anlaşılıyor. Karyolalara bembeyaz dantel yatak örtüleri, komodinin üzerine iğne oyaları serilmiş. Başucumda bir telefon, kesme camdan bir sürahi ve su bardağı. Yumuşacık yatakta çocukluğumun huzurunu bulmuş gibiyim. Gecenin sessizliği duvar saatinin tik-taklarıyla bölündü. Saati indirip pillerini çıkarttım. Yatağa oturup annemin bana yazdığı mektuplardan birini açtım. El yazısı, düzgün, hafif yana yatık ve okunaklı. Mektubun bir yerinde “Bu dünyada ne kadar uzağa gidersen git, bir nokta gelir geri dönme ihtiyacı hissedersin. Köklerimiz, bizi çağırır.” yazıyor. Mektubu bıraktım, yatağa uzandım. Zihnim aydınlandı, uçaktaki kadına duyduğum yakınlığı nihayet anlayabilmiştim. Beynimde düşünceler koştururken, bedenim uykuya yenik düştü.
Sabah erkenden uyanıp pencereyi açtım. Tavus kuşu motifli, incecik tül esintiyle hafifçe havalandı, yüzümü süpürüp geçti. Sabah serinliği, uyku sersemliğimi alıp götürdü. Toparlanıp kahvaltıya indim, karşı masada oturan otel sahibi hafifçe kalkıp selam verdi.
…
Çayımı içerken masadaki mahalli gazetelere göz attım. Hafta sonu yapılacak Nar Festivali’nin programı. Yeni açılan beyaz eşyacının reklamı: çamaşır ve bulaşık makinesi alana el mikseri hediye! Birkaç vefat haberi, birkaç satılık emlak ilanı. Dedemin evi de geçen ay müteahhitte verildi, yakında o da ilan sayfalarına düşecek. Yıkılmadan önce annemin çocukluğunun geçtiği evi son kez görmek istiyordum. Kahvaltımı hızlıca bitirip kendimi sokağa attım. Asfalt yollar, kutu kutu apartmanlar geçtim, parke taşı kaplı kaldırımlarda yürüdüm. Her adımda çocukluğumun ayak izlerini takip ediyor gibiyim. Sokaklar, evler, dükkanlar değişmiş. Hepsini hafızamdan çıkarıp bir bir eski yerlerine yerleştirdim. Yorgun düşene kadar oynadığım park şurada, bisiklet öğrendiğim sokak şurada ve şu da en çok çilekli dondurmasına bayıldığım pastane…
Kasabanın meydanında bulduğum kafede oturup biraz soluklandım. Etrafımdaki insanların günlük hayatlarına tanık olmak hoşuma gitti, yaşlı bir adam yan masada oturanlara laf attı, birkaç çocuk meydanda koşuşturdu. Burada herkes birbirini tanıyor gibi. Uzaktan hoş gelen, içinde yaşayınca insanı boğan kasaba hayatı. Kafeden kalkıp kasabanın kıyısına yürüdüm. Dar sokaklardan geçtim, tarihi çeşmeyi arkamda bırakıp sola döndüm. İki katlı ev tam karşımdaydı. Merdiven korkuluğunu saran saat çiçeği solmuş, yerine yabani sarmaşıklar sarmış. Kapıyı aralayıp kafamı içeri uzattım, bomboş…Girişteki portmantoyu, ceviz mobilyaları, kadife kaplı bordo berjeri aradı gözlerim. Bir köşede annemin eski çalışma masası, üstünde bir defter ve birkaç fotoğraf. Defterin sayfalarına göz atabilsem, onun eski notlarını, yemek tarifleri ve çizimlerini görürdüm. Sonra sayfa aralarından unutulmuş birkaç not, birkaç kuru çiçek düşerdi. Hayallerimi bohçama toplayıp bahçeye çıktım…”
Kolektif kitabımız çıktı. Orada yayınlanan öykümden bir bölüm. Dursun burada da.
bazen içine sinmez, Londra
Bazen içine sinmez 😂
🙃