Bu aralar çokça sıkılmaya başladın. Oysa vitamin takviyelerin başucunda, hormon bandın yerinde. Neyse, magnezyumu ikiye çıkartırsın, o kolay. Peki ya kafandaki, ucu her biri ayrı yere düğümlenmiş ipler? Onları da tek tek ayırmak kolay mı?
İyi bir insan olabildim mi bugün?, diyorsun her gece yatarken kendine. İyi insan olmak, bir şeyleri iyi yaptığın anlamına gelmiyor ki. Öğleye doğru yine aynı yargıya varıyorsun: “Geçti yine boş bir ömür.” Gözlerinden öpüyorsun kendini.
Yola düştün. Adımların düğümlerin arasına iğne gibi batıp çıkıyor; annen, dantel ördüğü iplikleri ayırmak için öyle yapardı. Şu sokak olsaydım, diyorsun içinden, gece oynaşan tilkilerin tiz çığlıklarının yerini sabah okula giden çocukların cıvıltıları alsaydı. Ağaçlar bir yaprak döküp bir canlansaydı; bir zamanlar yeni evlenen çift olarak girdikleri evden, torunlarının pusetiyle çıksaydı 39 numaradaki çift. Sokağın her noktasına, günün her anında farklı düşen gölge gibidir ölüm, illa ki araya o da girseydi. Ama sıralı olsaydı. Oysa senin ülkeni yöneten insan kanına doymaz canavar, her gün başka çocukları yutuyor. Durmadan…
Yürürken daha iyi hissediyorsun kendini, yemek yaparken de mesela; ya da evin oda oda planını çizip her gün başka türlü yerleştirirken. Eylem, düşüncelerinin biraz olsun önüne geçiyor, Yeterince iyi değilsin, olamayacaksın da, diye fısıldayan iç sesinin de.
Oysa sana yenişmeye çalışmak, karşılaştırmak, yarışmak iyi gelmiyor. Bunu çok iyi biliyorsun. Kabulleniş değil bu, hayır. Sadece kendinle barışmak, sakinliğin tarafını seçmek. Yine de yapabildiklerinle içinden geçenler her zaman birbirine uymuyor. Hala dengeyi arıyorsun.
Dinlediğin kayıtta, “İnsanın en zayıf tarafı şudur; sözle değil söyleyenle, eserle değil eseri yapanla ilgilenir,” diyor ünlü psikiyatr. “Selimiye’ye bakamayıp Sinan’la ilgili dedikoduları konuşuyorsanız, kendinizle ilgili düşünmeniz lazım.” O sıralarda kafanda değerlendirdiğin konular, dinlediğin-okuduğun yerlerde böyle karşına çıkıverince mutlu oluyorsun. Bazen kendi kendine on cümlede açıkladığın şeyleri iki-üç cümlede kolayca ifade edenleri seviyorsun.
Elinde yeni bir yaprakla eve döndün. Geride bıraktığını sandığın ama asla bırakamayacağını anladığın ülkenin gündeminden çok geç haberdar oluyorsun. Kadınlar, çocuklar, emekçiler, gençler… Bu kadar acıyı, bu kadar kötülüğü kalbin taşıyamıyor. Düşünceler, eylemler, şımarık dertler anlamını yitiriyor.
Anlamak çözmeye yetmiyor, kendi kendine iyi olmaya çalışmak iyiliği büyütmeye yetmiyor. Ağlayamadan yutkunuyorsun. Boğazındaki düğüm geçmiyor.
Ekim, Londra