*
Sabah, mutfaktan gelen çay kokusuna uyandı. Pazar günleri ailecek yapılan kahvaltılara benzer bir sofra buldu karşısında.
“Her seferinde ihtiyacım olanı şıp diye nasıl anlıyorsun Sinem?”
“Kardeşinim senin?”
İçinden şükretti, şanslıydı. Ablalık yaptığı bu küçük kız ne ara bu kadar büyüyüp, onun için bir şifacıya dönüşmüştü? Çok geçmeden, zil çaldı. Ev sahibinin karısı, elinde bir tabakla içeri girdi. Masada suç üstü yapmayı beklediği bir gizli sevgili yerine ablayı bulunca, hevesi kursağında kaldı ama belli etmedi. Börekleri masaya bırakıp çene çalmaya girişti. Bu aralar hiç iyi değilmiş, siyatiği azmış. Hacı Amcamız da onu özel hastaneye götürmez, devlet hastanelerinde süründürürmüş.
“Neden çekiyorsun ki bu adamı, teyzecim? Apartman senin değil mi?”
Sinem, soruyu duyunca “Sen niye çekiyorsun Hakan’ı, onun Hacı Amca’dan ne farkı var?” diye geçirdi içinden. Ama şimdi sırası değildi, sustu. Kendinden başka birinin kocasını kötülemesine içerlemiş görünen yaşlı kadın birden savunmaya geçti.
“Tövbe kızım, biz anamızdan böyle gördük. Başsız olur mu bu ev? Hem beyim o benim, evimin direği…”
Bildiklerini başkalarından duymak, gerçekleri görmezden gelmeyi zorlaştıracaktı. Hemen konuyu değiştirdi. Sokaktaki terzi Madam Talya’nın ölümünden, bu apartmanın ailesine miras kalma hikayesinden ve Sinem’e gösterdikleri özel “ilgi”den bahsetti. Kendi kızları gibiymiş, ona göz kulak olmak boyunlarının borcuymuş. Konuşmayı Sinem’in net bir “Yine bekleriz” cümlesi sonlandırdı.
Kadın kapıdan çıkar çıkmaz, iştahını kabartan böreklere uzandı. Uzandığı gibi de kardeşi elinden kapıp, koca tabağı olduğu gibi çöpe boşalttı.
“Abla, o kadar mı açsın? Mutfaklarını bir görsen miden bulanır vallahi. Adamlar şu koca apartmanın sahibi, evin içine bakan şaşırır. Atmaya kıymadıkları eski eşyalar üst üste”
“İnanırım” dedi. “Buraya nasıl sahip oldukları da şüpheli geldi bana zaten”
“Mutfakta un, şeker, makarna stokundan oluşan bir dağ ver resmen. Sanki kıtlık kapıda. Dikkat etmesem kurtlu çorba yiyecektim. Ne zamandan kalma kim bilir o şehriyeler… Artık ne verirlerse doğru çöpe.”
“Çöpü de kendileri topluyorlar ama. Görmesinler attığını, ayıp,”
“Riske atar mıyım kendimi. Her şeyi iki ayrı poşete koyup öyle atıyorum.”
*
siyah içinde beyaz adlı öykümün, en sevdiğim bölümü, Londra
🪻🪻
💜