Kurabiyeler

Bu sabah yanıma almamam gereken her şeyi çantaya attığımı ancak telefonumu evde bıraktığımı fark etmem ve yarı yolda eve dönmemle başladı. Tansiyon ilacımı da unutmuşum, eve dönmüşken onu da içtim bir yudum suyla. İyi oldu.

İşyerine varınca binanın ana kapısından girer girmez resepsiyondaki görevliler güleryüzle günaydın dediler bana. Eğer geç kalmamış olsaydım, Ömer’i her türlü ıvır zıvırımın taşıyıcısı olarak kullandığım için bize laf atacaklardı her zamanki gibi. “Yazık adama yükü ağır”. Binanın güvenlikçileri, temizlikçileri ve teknik elemanlarıyla iyi anlaşıyorum. Geçen hafta, ara ara olduğu gibi, kurabiye yapıp getirdim onlara. Katı diyetimi bozmak için bahanem oldu, ucundan birkaç tane otlandım ben de.

Selamlaşmanın ardından doğruca üçüncü kata çıktım, işletme müdürü kahve sırası bekliyor. Yaptığım kurabiyelerden çoğunlukla Carly’ye ve takımına da veririm. Tam merhaba diyecekken gözlerini kaçırdı benden. “Acaba yine ne yaptım” diye düşündüm önce, işyerinin kapısını açınca anladım. Ben yokken, eğitimlerde lazım oluyor tekrar tekrar istemeyeyim diye geri vermeyip köşeye istiflediğim sandalyeleri almışlar. Geçen hafta bize uğradığında alıcı gözle iyice bakmıştı her yere, boşa değilmiş. Zaten gözünü kaçırdıysa, hemen anlarım, ya bir şeyler çevirmiştir arkamdan ya da topluca bir ders verme maili gelmek üzeredir. İlk başta kişisel alıyordum, sonra başkalarına da böyle davrandığını görüp kabalığını kanıksadım.

Yıllarca uzun çalışma saatlerine ve üstüne bir o kadar da trafik çekmeye alıştıktan sonra, burada kurduğum düzen hayattaki önceliklerimi de değiştirdi. Yazı yazmak, bitkileri tanımak, hamurla oynamak hayatımda daha çok yer kaplar oldu. Misal, benim için annemin tarifiyle üç malzemeli kurabiye yapmak, basitçecik bir şey. Tabi ki oda ısısına getirmek için yağı önceden dolaptan çıkarmayı hatırlamam, tam ayarında incelikte pudra şekeri kullanmam ve her birini ellerimle şekillendirip üstlerine de çatalın tersiyle bastırmam, yani zamanımı ve emeğimi bir süre bu işe harcamam şart. Bana göre kendi yaptığım bir şeyi, kurabiye, kek ya da börek, paylaşmak demek aslında emeğimi ve özenimi de karşımdakiyle paylaşmak demek. Ve dünya üstünde bu iki kavramdan daha değerli fazlaca şey de bulamıyorum düşününce. Bu sebeple kurabiyelerimi kiminle paylaştığım daha da önemli hale geliyor.

Hayatımın hiçbir döneminde “doğru ata” oynayamadım, daha da doğrusu “doğru ata oynama” kavramı yaşamımda yer almadı. Gönlüm spor müsabakalarında yenileden, bir ortamda kendini daha az ifade edebilenden (belki ezilen demeliyim) yanadır. Genelde gözüm kendi halinde ama derin güzellikleri arar, çok konuşana değil konuştuğunda mana olana meylederim, ünlü ya da bilinir olana yanlamaktansa, beni ve yüreğimi kendine yakın bulanla yol yürümek isterim. Övgü almayı -herkes gibi- çok severim ama bir yandan da acayip utanırım. Yaptıklarını beğendiğim kişileri ise sonuna kadar destekler ve övgümü de, yergi mi de açık yüreklilikle ona söylerim. İş hayatında buyurgan patronlardan ve onların kraldan çok kralcı adamlarından, özel hayatımda ise dahil olduğumuz gruplarda, birilerini sırf iyi görünüşlü, çok övgü alıyor ya da ilerde işime yarar diye mimleyip, onlara grubun seçkin elemanı gibi davrananlardan çok rahatsız olurum. Bazen böyle olduğum için pişmanlığımı dile getirsem de, dönüp baktığımda kendi çizgimden memnunum. Kaliteli yalnızlıkları, goygoycu kalabalıklara tercih etmem belki bundandır.

Bambaşka şeyler anlatmak isterken kurabiyeler nereden çıkıp geldi de başlığa bile oturdu anlayamadım, belki sadece acıktığımdandır. Sözümü de onlarla bitireyim madem:

Kimseye kıyamam, kurabiyelerimi canı çeken herkesle paylaşırım ama bilin ki bazılarınızla paylaşmaktan o kadar da hazzetmem.

Tatile bir ay kaldığını hesaplayıp mutlu olduğum bir öğle sonrası, Londra

“Kurabiyeler” üzerine bir yorum

Yorum yapın