Rengarenk

Londra’da yağmur diyince anlaşılan çoğunlukla sprey gibi fısır fısır yağan ve ne yaparsan yap sırılsıklam ıslanmaktan kaçamadığın türden bir şeydir. O nedenle ben, oralar hep mi yağışlı? diye soranlara, burada gerçek yağmurun çok ender yağdığından bahsederim. Benim gerçek yağmur diye kabul ettiğim şey şöyle pıtır pıtır, şırıl şırıl bazen de şangır şungur bir yağıştır.

Belki burada doğup büyümüş olsaydım bu sprey yağmuru “gerçek” yağmur diye belleyecektim. Oysa birden bastıran ve gök gürültüsünün eşlik ettiği sağanağın yanında bu fıs fıs yağmur bana, son zamanlarda tatil yörelerinde moda olan su fışkırtmalı vantilatörleri anımsatıyor. (Ne zaman öyle bir yerde otursam pazarda pörsümesin diye üstüne sürekli su sıkılan ıspanaklar gibi hissediyorum kendimi, o da ayrı mesele).

Kısacası ben yağmuru, hala, en iyi bildiğim halinden yani Antalya yağmuru üzerinden tarifliyorum. Tıpkı altı yıldır yediğim lezzetsiz, kokusuz şeftalilere, bu gerçek şeftali değil demem gibi. Çünkü büyüyünce çocukken yediklerinin bin kat daha lezzetlilerini yesen de, damağın hafızasında çocukluğunun tatları var. Çünkü başka hiçbir lezzet aynı duyguyu vermiyor. Güzellik kavramı da öyle sanki, insan bir şeyin ona ilk güzel gelen halini arayıp duruyor ömrü boyunca. Hep merak etmişimdir, erkeklere karşı cinste güzelliği tarif et desek, kaçının tarif ettiği “güzel” ilk aşık olduğu kadın aracılığıyla kafasında şekillendirdiği “güzellik”dir acaba? Bence büyük çoğunluğunun… Yani neyin içine doğduysan ya da neyin içinde olduysan (olmak burada kıvamını bulmak anlamında) o tanıdık geliyor sana, aynı şeyler sonra gözüne, diline yerleşiyor ve senin guston oluyor.

Asıl mesele de sanırım bundan sonra başlıyor. Kendini değişik tatlara, yeni deneyimlere, hayatın çeşitliliğine ne kadar açık tutabilirsen o kadar zenginleşiyorsun. Böylelikle yürüdüğün yol, içinde taşıdığın kökleri, kültürünü, damak tadını daha da derinden anlamana ve iyi yönlerine sahip çıkıp kötü yönlerini değiştirmene aracılık ediyor. O zaman mesela yağmur denince aklına hem gök gürültülü sağanaklar hem de çisil çisil yağan taneciklerin arkasında bıraktığı incecik serinlikler geliyor. Ağacı hayal edince yeşilden, turuncu-sarıya her türlü tonda yüzlerce imge beliriyor gözünün önüne. Bir bakmışsın artık deniz sadece senin bildiğin turkuaz deniz değil, onun kahveye dönen yosun rengini, koca koca çakıl taşlı sahilini de kabullenmişsin farkına varmadan. Sonra tek sesliliğin sıkıcılığından kurtulup rengarenk bir gökkuşağına dönüşüyorsun. İşte “gerçek” macera o andan sonra başlıyor!

* Dipnot: Öğrendim ki dün Antalya’da aşırı yağış ve fırtına yaşanmış ve pek çok yerde su baskınları olmuş. Ben olan bitenden habersiz akşam buraya yazmış, son cümlede uykum gelince de yazıyı taslaklara kaydetip uyumuştum. Bu yazı da son parağrafı yazılmadan yayınlansın madem, çünkü hayattaki böylesi tesadüfler beni çok şaşırtıyor. Hala.

Hava ayaz mı ayaz, Londra

The Yerres, Effect of Rain, by Gustave Caillebotte 

Yorum yapın