Yağmurlu sabah

TR saatiyle güne uyandım. Son ayların belası, dermansız mide ağrısı, lokal zamanlar dinlemiyor, dünya saatiyle yerli yerindeydi.

Londra yine gri. Yağmuru dinliyorum. Usul usul.

Erken uyandığım sabahlarda hep böyle, hava ne kadar soğuk olursa olsun güne karışmadan pencereyi açıp dünyayı sindiriyorum bir süre.

Zira burada doğa olayları, ne kadar şiddetli olursa olsun, usul usul dinlenebiliyor. Oysa memleketimde, ne kadar sakin kalmak istesen de günlük hayatın hoyratlığı seni alıp duvara duvara çarpıyor.

Bir kez daha, sabahları biraz erken uyanmaya karar veriyorum, o vakitlerde yalnız kalabilme şansım olmayabilir, bu sebeple karar değiştirip eskisi gibi geç uyanmaya dönebilirim. Olsun. Kendimden başka kimseye hesap vermediğim kararlar almak, tutamadığımda o sözlerden rahatça geri dönebilmek istiyorum.

Nasıl olduysa aklıma Haldun Taner’in Bir Kavak ve İnsanlar öyküsü düşüyor. Oysa konuşurken hiç de böyle değilim, aklıma gelmez okuyup yazdıklarım. Demek illa ki düşünmeyle ve illa ki yazmayla kendim olabiliyorum.

Öyküyü açıp okuyorum. Acımasızca kesilip, elektrik direği yapıldığı halde baharda inadına çiçeklenmeye devam eden kavağa bir kez daha hayran kalıyorum.

Şu dünyaya, bir sabah, bir insanın, sadece bir cümlesini okuyup üç saniyeliğine kendini iyi hissedeceği, tek bir öykü bırakabilmeyi diliyorum, kalbimin ta derininden hem de.

Usul usul okunacak tek bir öykü.

Bana yeterdi…

hep yağmurlu şehre çıkar yolculukların sonu, yani Londra

Yorum yapın