Sisli bir sabaha uyandım. Günler sonra rahat uyuduğum bir gece. Dolunay öncesi günler, Ay Büyürken Uyuyamam romanının adını daha iyi anladığım günler. Neyse ki, bu dolunayı da atlattık…
Değişmek, dönüşmek için çabalamaya devam. Sabah uyanır uyanmaz ülke ve dünyanın tatsız gündeminden haber aldığım düzeni bırakıp -defterime- günlük yazmaya ve ardından iki üç sayfa da olsa okumaya ve ruhumu besleyecek şeyler dinlemeye yavaş yavaş alışıyorum. Neredeyse her gün tuhaf, sitcom tadında rüyalar gördüğüm için sabahları yazacak pek çok şeyim oluyor. Çoğu da oldukça kişisel, travma ve anılar… Yaralarıma, üstesinden gelemediğim korku ve takıntılarıma hiç olmadık zamanda dokunulduğunu hissettiğimde alıngan ve bazen de kırıcı oluyorum. Bunun da üstesinden gelmek lazım demek.
Geçen gün Substack’te tesadüfen şu şiire rastladım.
Umut o tüylü şeydir –
Ki ruha tüner –
Ve şakır durur sözsüz bir ezgiyi –
Ve hiç durmaz – hep öter –
Bu Emily Dickinson şiirinden bir Charles Dickens yazısına bağlandım. Oradan aldığım referansla, Dickens’ın tiyatro oyuncusu Ellen Ternan ile yaşadığı ilişkiyi anlatan The Invisible Woman‘ın adını gördüm ve dün filmi izledim. Dickens hayranı değilim, iki kitabı dışında eserleriyle pek de haşır neşir olmadım. Ama film hem atmosfer hem de oyuncuların performansı nedeniyle hoşuma gitti.
Pencere önündeyim. Sisin ağaçların üstüne çöküşünü ve yavaş yavaş dağılışını sevdim. İçimdeki sıkıntının da sis gibi dağılacağı günü bekliyorum.
sayıklamalar, Londra