Seni kendime sakladım

Birkaç gün önce burada şiddetli rüzgarlar esti. “Kalan yaprakları dökmeye geldi bu rüzgar. İşini bitirip gidecek,” dedim. Her şey gibi bu da geçici. Ağaçların yapraklarını söküp attığı gibi, içimden de bir şeyler süpürsün gitsin isterdim: küskünlüklerimi, miskinliklerimi, kırılıveren cesaretimi, uyuşukluklarımı, kolayca dağılan dikkatimi, içimdeki acımasız yargıcı, boşlukta dolandığım saatleri, boş boş gevezelikleri…

Bir arkadaşım, sohbet ederken, “Ürettiğin karşılığında eline hiçbir şey geçmiyorsa motive olamazsın bence,” dedi. O çizer ve müzik yapar. Edebiyatla ilgisi olsaydı, benim şu cümlemi ödünç alırdı belki:

“Kahretsin ki insanın anlattığını duyurmak istemesi gibi bir gerçeği var. Bu da insanın zayıflığı…”

Buraya küsmem, belki boşluğa hiç duyulamayacak sesler bırakmaktan yorulmaktan. Biraz da okuduğumu, izlediğimi, yazdığımı kendime saklamak istediğim bir dönemden geçiyor olmamdan. Bazen insanın inancı ve içinde var olduğu hayal dünyası, kaçıp kayboluveriyor. Kış uykusu için mağarasına çekiliyor belki. O zaman mana sorgulamaya daha müsait oluyorsun. (Burada bahsi geçen insan ben olduğuma göre, bu cümleler ben anlatıcıyla yazılabilir.)

Yazın ardından güz de toparlanıp gitti. Giderken bu senenin misafir defterini de kapattı. Her buluşmada, her ayrılıkta ve de “Gitmek mi zor, kalmak mı?” konuşuldu. Yeşil parklar ucuz sebze-meyveye; özgürlükler güneşli havaya karşı yarıştı. Yenişemediler… Kalanlar kalma nedenlerine, gidenler gitme nedenlerine sıkı sıkı sarıldı. Yoksa giden de kalan da oldukları yerde duramazdı.

Birkaç gün önce burada şiddetli rüzgarlar esti. Esti de şu küskünlüğümü, şu iç burukluğumu bir türlü alıp gidemedi.

15:57’deki gün batımının ardından, Londra

Yorum yapın