Gözlerimden süzülen birkaç damla anıda…

Cama vurup hafifçe aşağıya süzülen yağmur damlasını izliyorum.

Sabah olabildiğince geç saatte telefonu elime alma çabam, tökezleyerek devam ediyor. Bir arkadaşımdan gördüğüm Aşağı Yukarı Galata belgeseli dikkatimi çekiyor, kahve içerken izlemeye başlıyorum. Son yıllarda darıldığım, hatta görmeye bile zor tahammül ettiğim aşkım İstanbul’un; gençliğimin ve yaşamımın en güzel yıllarını kat ettiğim Beyoğlu’nun değişimini, ağzımdan çıkan “ah”larla, “vah”larla, “cıkk”larla izliyorum. Tesadüf müdür bilinmez, dün yazdığım öyküdeki karakterin, Galata’daki bir apartman dairesinin sahibinden şüphe duyması. Kız kardeşine, “6-7 Eylül’de ele geçirmiş olmasın burayı?” diye sorması. Sistematik olarak tahrip edilen, gentrifikasyona uğratılan ve sonunda tek sesliliğe, tek tipliliğe, kısacası kimliksizliğe mahkûm edilen Galata’nın eski kitapçılarına, plakçılarına, pastanelerine iç geçiriyorum. Belgeselde var olan tonla yer, sonraki beş senede kapandı. En azından ‘90-‘95 arasında bu dünyanın görebildiğim bazı değerlerine şükrediyorum.

( İlginçtir İstanbul’a geri taşındığımda da Gezi mucizesine tanıklık etmiştim…)

İzlediklerim, dilimde buruk bir tat, içimde ise çoğunlukta olana karşı büyük bir öfke bırakıyor. Karşıma çıkan ve her seferinde ağlayarak izlediğim Köprüaltı Kemancı belgeseline geçiyorum. Siyah beyaz, düşük kaliteli görüntülerde bir kez daha kendimi arıyorum. Ben yokum ama Ethem, Okan, Cengiz, Zeki Abi oradalar. Aptulika, Kanat, Küçük İskender, Savaş Ay ana konuşmacılar arasında. Zamanında bir kısmıyla sohbet etmişliğim, çoğuyla selamlaşmışlığım ve hepsiyle defalarca aynı ortamda bira içmişliğim var. Șimdinin azıcık tanınana tapınma hevesine , şöhret seviciliğine belki de bu yüzden şaşıyorum ve katlanamıyorum ya, neyse. Köprü yanıyor, Kemancı ve var ettiği saf şeyler kayboluyor. Önce Sıraselviler’de leş bir mekânda taklidi doğuyor, sonra görkemli bir rock bar olarak Yeni Kemancı, bünyesinden yeni efsaneler doğuruyor. Devrini ve doğum sürecini tamamlayan varlıklar gibi, kendi kendine yok olup gidiyor sonra…

Belgeselin bitiminde, edebi olarak çok kötü ama benim için çok anlamlı bir öykümsüde yazdığım şu cümle aklıma geliyor:


“…Özellikle eski Kemancı’da toplananlar olarak ortak noktamız ait olamama hissiydi. Bu nedenle Kemancı hepimizi bir şekilde içine alırdı; herkese nefes alacağı, ufacık da olsa bir ada verirdi. Sonra kendine benzer adalar bulup takımlar halinde yaşar giderdi müdavimleri.”

Elimden neredeyse otuz yıl önce alınmış olsa da hâlâ vatandaşı gibi hissettiğim o derme çatma ada…Kendimi hem çok şanslı, hem çok hüzünlü, hem de çok yaşlı hissediyorum.

Gözpınarımda bekleyen tek damla yaş, pıt diye düşüyor. Cama vurup hafifçe aşağıya süzülen yağmur damlasına karışıyor.

hadi gel buluşalım eski köprünün altında, Londra

01.12.2024

Yorum yapın