Sandık

Benim için insanlar sadece sesten ibaret artık. Duyuyorum ama konuşamıyorum. Bekliyorum, neyi beklediğimi bilmeden. Bekliyorum. Annemler çoktan yola düşmüştür, gelmek üzeredirlerburaya. Morg köşesinde buz gibi yatan bedenimi gördüğünde haykıracak annem, Hatiiiç, Hatiiiç…diye. Hep yaptığı gibi, adımı söylerken son heceyi uzatacak yine. Yasları belki ömür boyu sürecek, belki de zaman ilaç olacak acılarının hafiflemesine. Hem bizim evde yas tutmak ile gündelik hayat arasında ne kadar fark olabilir ki ? Her zamanki gibi, sabahları günaydın demeden oturacaklar masaya ve çıt çıkarmadan kalkacaklar sofradan akşam. Hiç atılmayan kahkahalar yine atılmayacak, belli belirsiz gülümsemeler de silinip gidecek yüzlerinden. Annem, masayı toplarken, hamdolsun Allah’ıma bugün de doyduk, diyecek. Arada bir gözünün yaşını silecek hırkasının koluna. Beni hatırladıkça boğazlarına bir yumru oturacak. Ya sonra?

Sonra, dünya dönmeye devam edecek. İnsanlar yaslanacak. Eşyalar eskiyecek. Bir ben aynı yaşta kalacağım. Bu karanlıkta çürüyüp gideceğim.

Ölüm denince aklıma, bir yaz günü Akdeniz’in birden derinleşen sularına kapılmış, on yaşlarında bir erkek çocuğunun yüzü gelir. Kimse dokunamazken kıyıda hareketsiz yatan çocuğa, ablam suni teneffüs yapmaya kalkışmıştı. O da bildiğinden değil, televizyondan gördüğü kadar… Ama ablamın canhıraş çabası da kurtaramamıştı çocuğu. Ölümün fotoğrafı olarak o sahne işlenmişti belleğime. Oysa ben de ölüyüm şimdi. Aşık olduğum adam, paramı çalmak için boğazımı sıktı, sonra da ölü bedenimi, içinde biriktirdiğim her şeyi çaldığı, ceviz çeyiz sandığına kapattı…

Sandık adlı öykümün girişi