Haftalık-6

Ben de biliyorum işin ucu epeyce kaçtı, sana haftalık denecek hal kalmadı. Ancak hiç kimsenin okuyup ilham almadığı bir sanat-sepet ajandası yayınlamaya motivasyon bulmak, her geçen gün zorlaşıyor. Bu sefer de aylık oldun sevgili haftalık. Ama direnmeye devam, eninde sonunda rutinimize döneceğiz. Bu ödev yarım kalmışken başka yazılara da geçemiyorum bir türlü, o sebeple durmak yok, yazmaya devam.

Bir şeyi hatırlatmak gereği duydum. Başlarken sadece listeler yapmak niyetindeydim ama iki haftadır özellikle izlediklerimin damağımda bıraktığı tadı tariflemek için iki üç cümlelik bir şeyler de yazıyorum. Yazdıklarım film eleştirisi ya da okuması değil, tamamen amatör ve kişisel notlar.

İzlediklerim:

Fallen Leaves, Aki Kaurismäki, yeni filminde Ansa’nın yalnızlığı, Holappa’nın sarhoşluğu üzerinden, işçi sınıfının günlük yaşamına, umutsuzluğa ve her şeye rağmen akıp giden yaşamlara derinlikli bir bakış atıyor. Filmle ilgili şurada çok beğendiğim bir değerlendirme var. Ben filmi ‘2023’ün en iyisi’ kategorisine koymam ancak çok beğendiklerim arasında ilk üçe girer. Bu kadar çığrından çıkmış bir dünyada, film izleme süresince tanıdık ve zamansız bir evren yakalamak, iki yalnızı ortaklaştıran küçük şeyler etrafında gelişen bu evrende, aşka ve hala dayanışmanın var olduğu bir işçi sınıfı masalına dahil olmak insana iyi geliyor. Bana göre, film boyunca Ukrayna savaşından haberler vererek içinde olduğumuz gerçek zamanı hatırlatan radyo ve Ansa’nın sahiplendiği Chaplin filmin en iyi ayrıntıları.

Killers of the Flower Moon, Scorsese’nin, David Grann’ın gerçeklerden yola çıkarak yazdığı ve belge niteliği taşıyan aynı adlı kitabından uyarlanan ve 1920’li yıllarda gerçekleşen Osage cinayetlerine odaklanan filmi. İçinde suç ve polisiye bulunan bir western filmi izledim desem yanlış olmaz umarım. Martin Scorsese’nin Indiewire’a verdiği röportaji şuraya bırakıyorum. 3 saat 26 dakikalık filmi, ben aralar vererek izleyebildim. 2023’teki ilk üçümde kesinlikle yeri var. Ayrıca başrol Lily Gladstone’a hiç düşünmeden benden bir Oscar lütfen…

The Old Oak, benim için 2023’ün en iyi filmlerinden biri. Hakkında şurada uzunca yazdım. Belki de Ken Loach’dan dünyaya dayanışma için son bir çığlık. İnsanlık bu çığlığı duyar mı? Siz düşünün, kendi cevabım bana kalsın..

Hakkari’de bir mevsim. Ben ne diyebilirim ki bu şaheser hakkında. İyi ki MUBİ var da tertemiz haliyle, nefesimi tutarak yeniden izleme şansım oldu.

Geçen haftadan itibaren Theodoros Angelopoulos külliyatını -kimisini yeniden- izlemeye başladım. Son filmi The Dust of Time‘la başlayıp Eternity and a Day’le devam ederek sondan başa doğru bir gidiş oluyor benimkisi. Sonsuzluk ve bir Gün’le karşılaştırdığımda Zamanın Tozu’nu çok beğendiğimi söyleyemem. İlkinin aksine, zaman atlamalarını takip etmekte ve sembolleri anlamakta biraz zorlandım açıkcası. Eternity and a Day’i yeniden izlerken ise hiç bitmesini istemediğim bir dünyada kaybolup gittim. İzlemeyen kaldı mı bilmem ama keşke herkes kendine bu iyiliği yapsa.

Hiç beklemediğim halde çok beğendiğim, Fremont‘tan da bahsetmek isterim. Film, British Independent Film Awards’da Best International Independent Film kategorisinda, Fallen Leaves, Past Lives, Anatomy of a Fall gibi babalarla birlikte aday gösterilmiş. İzlenmesini çok isterim. Babak Jalali’nin filmi yine bir göç hikayesi. Yerinde mizah, yerinde duygu, yerinde gerçeklik, her seyi yerli yerinde sevimli bir film. Dünya( Donya)’nın hikayesini izleyin, pişman olmazsınız.

Bundan sonrası özet olsun…

Filmler : The Outfit yine beni şaşırtan bir film.

Vakit öldürmek için izlenebilecekler kategorisinden, Green Sea, On the Rocks, sevimli Pazar filmi The Witches ve Lanthimos‘un kısası Nimic.

Mubi yerli film: Açık Kapılar Ardında.

Yeniden izlediklerim: Meet Joe Black ve Adaptation.

Diziler : Mr Bates vs. The Post Office, IMDB puani 8.7! Bahsi edilen konu gerçek ve çok tuhaf. İngiltere hakkında çok şey söyleyen dizilerden kendisi.

Bayılarak izlediğim Boy Swallows Universe ve Ömer’in favori dizisi For All Mankind. Bir de başladığım ama sonra nereden takip edeceğimi bulamadığım için yarım kalan Nada.

The Greatest Night in Pop , We are the World‘ün doğumunu anlatan ve ilk gençlik hallerimi hatırlatıp bolca gözümü sulandıran belgesel.

Ben ettim sen etme diyeceğim iki dizi var bu sefer. Normal People kontenjanından ve nasıl olup da bu kadar beğenildiğini anlamadığım (aslında biliyorum da neyse) One Day ve kötü bulduğum ve nedenine kendim bile anlam veremediğim bir biçimde izlemeden duramadığım Expats.

Okuduklarım:

Bu aralar okuma ve yazmaya konsantre olamadığım bir dönemden geçiyorum. Yine de son yazımdan beri okuduklarım şöyle, Jamaica Kincaid– Annemin Otobiyografisi (Jaguar), Ágota Kristóf – Önemi Yok , Lucy Caldwell-Yakınlıklar (Siren), José Eduardo Agualusa- Unutmanın Genel Teorisi (hala bitmedi) ve yeni başladığım Yan Lianke- Günler Aylar Yıllar (Jaguar). Bu arada Jaguar’dan okuduğum kitaplarda resmen boş çıkmıyor, keza Siren yayınları da dikkat çekici. E-kitap, Haneden Ev Haline- Seyhan Kurt (yeni başladım), Kırk Yedililer- Firuzan (anısına özlemle). Sesli kitap, Piç-Hakan Günday, Perde Kapanmasa Görecektiniz-Deniz Başarır, Behice’nin Yarım Kalan İşleri-Sinem Sal.

Dinlediklerim:

Bu ara çokça soundtrack dinliyorum bir de uzun suredir şu şarkıya takıntılıyım: These Days-Nico.

Haftanın resmi, bir türlü yeterince soğumayan kış günlerine ve sokağımdaki şaşkın tilkiye ithafen, Fox in Winter – N C Wyeth. Haftaya görüşmek üzere.

Fox in Winter – N C Wyeth

Yorum yapın