The Old Oak

Bizim Ken Loach aşkımızı kimse sorgulamasın! I, Daniel Blake’i tam Londra’ya göçmeden önce Ömer’le sinemada izlemiş ve finalde birbirimize sarılarak hıçkıra hıçkıra ağladığımız için uzunca bir süre koltuktan kalkamamıştık. Tabi bir yandan da biz ne yaptık böyle, nasıl bir cehenneme gidiyoruz diye düşünmüştük. Ciğer sökücü yönetmenimiz bu sefer, İngiltere’nin kuzeydoğusundaki yoksul, eski bir madenci köyüne gelen Suriyeli mültecilerin hikayesini anlatıyor. The Old Oak da kasabadaki barın adı. Madenci kasabasındaki kardeşlerimiz, bizzat ya da aileleri, geçmişte hayatın – krallığın, kapitalizmin son olarak da pislik Tatcher’in- her türlü tokatını yemiş de olsa, mahallelerinde yeni beliren diğer ezilen sınıftan rahatsızlık duymaya başlıyor. (Brexit’te de bu kasabaların bir kısmından şaşırtıcı sonuçlar çıkmamış mıydı?) Topluluk gittikçe artan işsizlik ve fiyatlara karşı sinirli, mülklerin emlak şirketleri tarafından ucuza alınıp, sömürücü bir şekilde yabancılara kiraya verilmesinden de rahatsız. Sonuçta, doğal olarak, İngiltere’nin her daim ezilen topluluğu ile tüm dünyanın ezilen topluluğu göçmenler arasında bir gerginlik başlıyor. Ama çok şükür dünyada hala iyi insanlar, sosyalistler ve kadınlar var (iyi insanların çoğunluğu da zaten bu iki gruptan) ve bir sürü itiş-kakıştan sonra halk dayanışmada ve ortak bir yaşam kurmakta karar kılıyor. Ne demişler kurtuluş yok tek başına.

Filmi izlerken, bizim oraları ve ‘bizim çocuklarımız sınava girerken, Suriyeliler sınavsız üniversiteye yerleştiriliyor’ ya da ‘biz doktora parayla bile zor gidiyoruz, Suriyelere her şey beleş’ diye doğrusunu bilmeden inandığı şeyler hakkında şikayet edenleri düşündüm sık sık. Hiçbir tarafa kızmıyorum, paylaşılacak ekmek ne kadar küçükse paylaşmak da empati yapmak da o kadar zorlaşıyor. İktidar sahiplerinin istediği de bu degil mi zaten? Sömürmek, sömürmek, açlıkla sınadığı insancıkları daha fazla sömürmek… Oyu ve vergileri ile onu var eden insanlar için insanca bir yaşam hayal etmeyi geçtim, patron kankalarına, göçmen işçiler sayesinde nasıl daha ucuz işgücü sağlarım da cukkam artar diye düşünen zavallıcıklar. İşsizlik ve baskı altında bunalttığı bir toplumun önüne göçmenleri bir de bu şekilde de hedefe koymak, kuşkusuz toplumdaki ayrışma ve nefret duygusunu körüklemeye de hizmet ediyor. Bir taşla ikiden fazla kuş vurmak, bu kan emicilerin en sevdiği şey. Savaşan taraflara son hızla silah taşırken savaş mağdurlarına timsah gözyaşı dökmek, düzgün bir göçmen politikası geliştirmek yerine insan bedenlerini pazarlığa konu etmek. En önemlisi de halkı bu kadar basit bir oyunu bile göremeyecek kadar cahilliğe, din soslu kaderciliğe itip bırakmak… Kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! diye yeni bir başlık açacağım, konu dağılıp gidecek. En iyisi ben filme döneyim.

En azından filmde hedefteki göçmen topluluğuna yönelen öfke çok daha büyük zararlara yol açmadan dayanışmaya dönüşüyor. Tüm bunlar olurken başroldeki karakterlerin hayatlarını, kendi hatalarını, pişmanlıklarını da gördüğümüz incelikli bir hikayeye eşlik ediyoruz. Söylemesem olmaz, barın duvarlarındaki fotoğraflar yoluyla, efsane maden direnişlerine çakılan selam da kalp sızlatıcı.

Ken Loach filmleri içinde en iyisi şudur, budur şeklinde sıralama yapamam. Çünkü hepsinin bir meselesi vardır ve bu meseleyi herbirinde en doğru bakışla ve oldukça güzel dile getirir. Ama şunu demeliyim, The Old Oak benim için 2023’ün en iyi filmlerinden biri. Belki de Ken Loach’dan dünyaya dayanışma için son bir çığlık. İnsanlık bu çığlığı duyar mı? Siz düşünün, kendi cevabım bana kalsın…

Yorum yapın