Haftalık-3


İzlediklerim:

Bir şeyi hatırlatmak gereği duydum. Başlarken sadece listeler yapmak niyetindeydim ama iki haftadır özellikle izlediklerimin damağımda bıraktığı tadı tariflemek için iki üç cümlelik bir şeyler de yazıyorum. Yazdıklarım film eleştirisi ya da okuması değil, tamamen amatör ve kişisel notlar.

Before the Devil Knows You’re Dead– Bu filmi aslında geçen hafta izlemiştik, yazmayı unutmuşum. Filmden çok oyuncularından ve yönetmenden bahsedeyim. Sidney Lumet zaten efsane bir yönetmen. (bkz: 12 Angry Men ) Merhum Philip Seymour Hoffman’ın oyunculuğu her zaman mükemmel. Ethan Hawke’ın gitgide nasıl müthiş bir oyuncu haline geldiğini hayret ve keyifle takip ediyorum. Filmi hızlı bir aksiyon filmi beklentisiyle izlememek lazım, biraz ağır ilerliyor. İki kardeşin, anne ve babalarının işlettiği kuyumcu dükkanı soyma planının kötü gitmesi ve her şeyin tam anlamıyla sarpa sarması üzerine kurulu filmin dağınık bir kurgusu var. İzleyenlerin çoğu filmi psikolojik suç filmi diye kategorize etmiş. İzlerken öyle içimi sıktı ki bir an evvel bitsin istedim. Ama yine de, iyi ki izlemişim. Bir kez daha izlemem.

Karpuz Kabugundan Gemiler Yapmak- Filmi yıllar öncesinde izlemiştim, Mubi’de görünce ve Ömer grip olup erkenden yatınca kendime 2 film birden-Türkçe filmi gecesi yaptım. Otobiyografik unsurlar taşıyan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, başroldeki iki çocuğun son derece doğal ve sempatik oynadığı, gayet naif, sıcacık bir film. Ahmet Uluçay’ın hayatını okuyunca, tıpkı filmde iki veletin yılmadan yorulmadan film şeridine hareket vermeye çalışması gibi, yönetmenin de onca yokluk ve imkansızlık arasında film çekmeye inat ve azmettiğini öğreniyor insan. İstanbul film festivalinde en iyi Türk filmi ödülünü alırken “Ödülü karıma armağan ediyorum, çünkü gerçek yönetmen o, ben sadece sinema yapmak için onu buradaki insanların asla bilemeyeceği yoksulluklara ittim ama o hep benimle oldu” demiş, güzel insan. Kendisinin Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi? diye bir güncesi varmış, ilk fırsatta alıp onu da okuyacağım. Bir de, karpuz kabuğundan gemiler yapmak, olmayacak duaya amin demek’in bir başka şekli sanki. İyi ki yeniden izledim, keşke herkes izlese.

Kara Kafa– Türkçe gecemin diğer filmi, Kara Kafa, 1980’deki ilk gösteriminden hemen sonra sansüre takılmış, sonra negatiflerine el koyulmuş, sonra yönetmen vurulmuş ve yurtdışına kaçmak zorunda kalmış. Uzun yılların ardından bir şekilde filminin negatiflerine ulaşılmış ve sonunda filmin iade-i itibarı ve dünya prömiyeri 2012’de Antalya Film Festivali’nde yapılmış. Film daha çok sosyalist bir propoganda filmi -ya da piyesi- gibi, maalesef iki oyuncu dışında oyunculuklar çok kötü, teknik aksaklıklar had safhada. Ama olayı sadece göçmenlik meselesine sıkıştırmayıp her şeyin vahşi kapitalizmden kaynaklandığını vurgulaması, işçi sınıfının sorunlarını ele alışı ve etliye sütlüye karışmaktan korkan erkeklerin tersine kadınların meseleler karşısında nasıl da hızlıca bilinçlendiklerini anlatması açısından değerli bir uğraş. Keşke zamanında gösterilseymiş de üç beş kişi daha aydınlanabilseymiş ama malum Türkiye’de aydınlık kafalar ve ona hizmet eden sanat oldum olası pek sevilmez. İzlemesem de olurdu ama izlemekten de pişman değilim.

The Devil and Daniel Webster- Her hafta bazı filmleri “Pazar filmi” kategorisine ayırıp kafamızı boşaltmak istediğimizde onlardan bir ya da ikisini izleriz. Adının The Devil and Daniel Webster mi, Shortcut to Happiness mı olduğunu tam anlamadığım bu film de o listeden. Bol starlı -Anthony Hopkins, Alec Baldwin, Dan Aykroyd- bol koşturmacalı ve pek çok klişeye yer vermekle birlikte epeyce komik bir film. Ee, öykünün ana karakteri de başarısız olmaktan bıkıp ruhunu şeytana satan bir yazar olunca daha ne isterim. Tam eğlencelik, çerez film arayana göre bir filmmiş, izledim, iyi oldu.

Bill- Bu filme yine eğlencelik bir film ararken rasgeldik. Çok sevdiğim Helen McCrory’un kısacık da olsa Queen Elizabeth I olarak göründüğü film, Shakespeare’in henüz adının bilinmediği yıllarda yaptıkları üzerinden kurgulanmış bir komedi filmi. İçinde yine bol bol yazamayan yazar hikayesi de barındırdığından ve klasik bir kendiyle dalga geçen İngiliz filmi olduğundan, bir şekilde beni eğlendirmeyi başardı. İyi ki izlemişim.

Shadows in Paradise- Bu haftaki Aki Kaurismäki filmi, proletarya üçlemesinin de ilki. Soğuk, kasvetli görüntüsünün altında, naif bir umut barındıran, sonunda da aşkın galip geldiği bir “işçi sınıfının gündelik hayatı” filmi daha. Her zamanki mükemmel fotografik kareler eşliğinde. İzleyiniz, ben de bir daha izlerim.

Okuduklarım:

Agota Kristof, Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan‘ı (Evlerden Uzakta ile ne kadar çok benzerlikler buldum ilk iki bölümde!) ve sesli kitap olarak dinlemeye başlayıp elime geçince okumaya devam ettiğim Jon Fosse’nin Sabahtan Akşama‘sı, sesli kitap Burhan Sönmez’in -İstanbul İstanbul’u (henüz bitmedi) ve Erendiz Atasü’nün Kısa Bir Üzüntü öyküsü.

Dinlediklerim:

Bu hafta genellikle Ella Fitzgerald, en çok Fazıl Say- Evening Piano – Ravel: Sonatine dinledim.

Bonus:

Bu haftanın bonusu 2023’te keşfetmekten en mutlu olduğum podcast olsun. Wiser Than Me with Julia Louis-Dreyfus

Haftanın resmi de yine en sevdiklerimden biri; The Little Street- Johannes Vermeer.

Haftaya görüşmek üzere.

Johannes_Vermeer_-_Gezicht_op_huizen_in_Delft_
The Little Street- Johannes Vermeer

Yorum yapın