Haftalık-2

İzlediklerim:

Guilty by Suspicion – Bol yıldız oyunculu (Robert De Niro, Annette Bening, Martin Scorsese ve fazlası) film karanlık ve utanç verici McCarthy döneminin Hollywood’daki karalama listelerini ve bu sürecin suçsuz insanların hayatını cehenneme döndürmesini anlatıyor. Konu hakkında daha iyi diyebileceğim ve derin işleyen başka filmler izlemiştim. Ama vakit doldurmak için ve tabi ki Robert De Niro’nun oyunculuğu için izlenir mi, izlenir.

Analyze This– Madem Robert De Niro’dan başladık haydi bu filmi de bir kez daha izleyelim dedik. Sevdiğim bir komedi, zaten bir filmi seversem durup durup izlerim. İyi ki izlemişim ama artık bir kez daha izlemeyi düşünmüyorum. (Bu arada 2016’dan önce Amerikan – ya da Hollywood- filmlerinden nefret ettiğimi ve bu nedenle çok azını izlediğimi söylemiş miydim? Sonradan sırf bu önyargım yüzünden bir sürü başyapıtı kaçırdığımı anlayıp inadımdan vageçtim)

The Future Tense– İngilizlerin İrlanda’lılara ve İskoç’lara tarih boyu çektirdiklerine duyduğum ilgi sebebiyle Mubi’de tesadüfen rastladığım filme kayıtsız kalamadım. Sanatçı Joe Lawlor-Christine Molloy çifti, kendi deneyimleri eşliğinde, İrlanda’nın pek bahsedilmeyen acı tarihine göz atıyor ve yaşlanma, ebeveynlik, mental hastalık gibi konulara da değinen dokunaklı hikayeler anlatıyor. Bu arada yaptıkları ziyaretle, ergenlik yaşındaki kızlarının Londra’dan İrlanda’ya taşınma fikrine nasıl yaklaşacağını da ölçmeye çalışıyorlar. Çift bu dökümanter filmi hem yazmış, hem yönetmiş hem de pandemide bir masaya oturup podcast kaydeder gibi hikayeyi anlatmak süretiyle, oyunculuğunu yapmışlar. Arada çok yavaşlasa ve İrlanda tarihiyle ilgilenmeyen biri için biraz sıkıcı gelme ihtimali olsa da, ben bu belgesel filmi iyi ki izlemişim.

The Crown– İngiliz olmak bunu gerektirir, bir yandan İrlanda belgeseli izlerken, bir yandan da The Crown başında bulursun böyle kendini. İlk iki sezonu kraliyete yalakalık etmedikleri için merakla, üçüncü sezonu Olivia Colman’ı kraliçe olarak izleme zevki nedeniyle, dördüncü sezonu Gillian Anderson’ın müthiş oynadığı Thatcher’a küfretmek için izledim. Beşinci ve altıncı sezonu görmüş olmak için ve ancak başka bir iş yaparken göz ucuyla izleyebildim. Üzgünüm Diana, sana bu kraliyet ailesinin neler ettiklerini bilsem ve kadın olarak sana üzülsem de, ilgi ve para düşkünü hallerin beni hiç çekmiyor. Öff, iyi ki bitti. (Edit: Daha bitmemiş, 14 Aralık’ta son sezonun yeni bölümleri geliyormuş…)

The Man Without a Past- Mubi’ye Aki Kaurismäki filmleri geldi ey dostlar! (Tabi ki Mubi Türkiye’de, bizim VPN sağolsun) Ben oturup bu seçkinin tamamını (izlediklerim de dahil) baştan izleyeceğim. The Man Without a Past, kimliği bilinmeyen bir adamın üç eşkıya tarafından öldürülesiye dövülmesi ve tam ölmek üzereyken dirilip, yeni hayatını -belki de öbür dünyayı- yaşamaya başlamasıyla açılıyor. Herbiri kendine has özellikler taşıyan karakterler, konteynerin ortasına getirilen jukebox gibi filmin başrolüne yerleşen müzik, tam da yönetmenin istediği biçimde donuk, nerdeyse sıfır mimikle ve hiç rol kesmeden oynayan oyuncular, çok az hareket eden kamera, fotoğrafik kareler. Eğer başyapıt klişesini kullanacaksam şimdi tam yeridir sanırım, zaten boşuna Cannes (2002)’de Jüri Büyük Ödülü’nü almamış. Uzatmayayım, gerisini açıp siz izleyin. İyi ki izlemişim, bir kez daha kesinlikle izlerim.

Last Call for Istanbul– Ben ettim siz yapmayın, hemen kapatın, hemen. Tabi kötü bir filmde olması gerekenleri tek bir filmde görmek istiyorum derseniz o başka. Geçekten kötü.

Lessons in Chemistry– 1950’lerde geçmesi bile tek başına gönlümü çelmeye yeterdi, üstüne bir de bir bilim kadının var olma mücadelesini konu alınca bu mini diziyi çok keyifle izledim. Özellikle ilk bölümden sonra akıp gidiyor. Hele o 7. Bölüm, ne güzeldi. 50’lerin mobilyalarına, giysilerine ve renklerine hayranım, kadınların inadına ve direngenliğine de. (Kitap uyarlamasıymış onu da yeni öğrendim) Şurada yemeklerin tarifini de yayınlamışlar. İzlediğim en iyi diziler kategorisine almam ama iyi ki izlemişim.

Once Upon a Time in Northern Ireland- Ömer gelip, ben bir belgesel izlemeye başladım, 3. bölümündeyim ilgini çekerse izle, demese belki 2023 yapımı bu belgeseli biraz daha geç keşfederdim. 5 bölümlük belgeseli ortasından başlayıp sonra hepsini tamamlamak suretiyle bir solukta bitirdim. Belgesel İrlandalıların tarih boyu çektiklerini, yoğunluk olarak İRA’nın kurulmasına sebep olan olaylardan başlayıp Good Friday anlaşmasına kadar gösteriyor ve bunu inanılmaz bir tarafsızlıkla yapıyor. O kadar sarsıcı ki, notlar alarak izledim, kendi başına bir yazıda anlatılmayı hak ediyor, bekleyiniz. IMDB puanı 8.9, benim kadar bu meseleyle ilgili olmasanız bile bir şans verin derim, çünkü zulüm her coğrafyada aynı ve anlatılan da aslında tıpkı bizim hikayemiz. İyi ki izlemişim, diğer Once Upon a Time… belgesellerini de mutlaka izleyeceğim.

Okuduklarım:

Bu hafta okuduklarım bölümü kısa; Tren Düşleri- Denis Johnson, tekrar tekrar okuduğum (bu sefer e-kitap) Tutkulu Perçem- Sevgi Soysal, sesli kitap olarak, 10 saati aşan süresi ve bir ara anlattıkları çok ağır geldiğinden bırakıp tekrar başlamak zorunda kaldığım için hala bitiremediğim Svetlana Alexievich‘in Kadın Yok Savaşın Yüzünde‘si ve Ferit Edgü-İbrahim’in oğlu İbrahim, Ayfer Tunç-Mikail ve Özen Yula -Mazi Taşıyan Tren öyküleri.

Dinlediklerim:

Dikkat dikkat yıl sonu geliyor, Spotify’daki yılsonu özetiniz ortaya dökülünce rezil olmamanız için son bir ay, yüklenin arkadaşlar klasiklere, jazz’a! Bu hafta Lesson in Chemistry’nin soundtrack’ini dinlemeye başladım ancak şarkıların hepsini beğenmedim. Madem dizide de Stormy Weather geçiyordu diyip bu hafta şu albümü dinledim. Etta James- At Last

Bonus:

Bu haftanın bonusu Manifold’dan İnanç Ozan Zaimoğlu-Eindhoven II yazısı olsun. İçime dokundu.

Madem kış geliyor haftanın resmi de Bruegel’den-The Hunters in the Snow.

Haftaya görüşmek üzere.

The Hunters in the Snow-Pieter Bruegel (the Elder.)

Yorum yapın