En güzel çiçeğim ölüyor

Saksı çiçekleriyle ilişkim Londra’ya yerleşmemle başladı. Ben bunu şehrin yeşilliğine ve bahçecilik kültürüne bağlıyorum. Ama aslen, koşturmacasız yaşamımın bana sunduğu yeni olanaklardan biri diye düşünebiliriz. Bitmiş şekilde kendimi eve attığım ve yemek yemeye bile zor fırsat bulduğum eski, meşgul günlerde, evde bitki bakabilmem mucize olurdu. Ayrıca enerjimi Ege ve su kaplumbağa(ları)mız dışında başka bir canlıya daha verebilecek durumda değildim. Açıkçası salon bitkilerini ve onlarla ilgilenmeyi de eski moda bir iş olarak görüyordum.

Sonra göç ettim, boş zaman buldum, hadi madem en muhtemel olanı da söyleyeyim, belki de bitkilerle haşır neşir olmak için yeterince yaşlandım. Ufacık evimde minik bir sera kuracak kadar yeşil sevdamı ilerlettim. Benim Pilea diye bildiğim, çoğularının para çiçeği dediği bitki ve Monstera (Deve tabanı) eve aldığım ilk bitkilerimdi. İkisini de önce uzunca süre çiçekçilerde arayıp çok pahalı diye almaktan vazgeçmiş, sonra bir gün Angel’daki pazarda (Chapel Market) 10 pound civari bir paraya bulup hemen üstlerine atlamıştım. Eğer büyütmeyi beceremezsem, çok para vermediğim için çok da üzülmem diye düşünmüştüm. Büyütemezsem diye aldığım çiçeklerim, güneş gören evimin de yardımıyla, kısa sürede ufacık saksılardan kocaman saksılara transfer oldular. İkisinin de dibinden defalarca ayırdığım yavrular başka evlere hediye gitti. Hatta, hiç kimsede görmediğim kadar uzun ve bol yapraklı Pilea’mın yavrularından bir tanesi, bir yıl kadar üst katta ikamet ettikten sonra, aklı beş karış havadaki komşularımız tarafından taşınırlarken bize geri hediye edildiler. Bu sırada ben yeşille uğraşmanın da paylaşım işi olduğunu, arkadaşların birbirine hatıra olarak çoğaltıp verdikleri çiçeklerin değerini ve gittiğim yerlerden topladığım bitkileri kendi kendime çimlendirip, ekmeyi öğrenmiştim.

Fakat bu yaz sonu benim boyu parapeti aşan, gövdesinin her milimetresinden yaprak fışkıran Pilea’ma bir şeyler oldu. İnançsız bir insan çaresiz kalınca olan biteni nazara yorabiliyor, en azından ben öyle yapıyorum. Günden güne yapraklarını döken bitkime kimlerin kem gözle bakmış olabileceğini tek tek sorguladım. Olası faillere bol bol küfrettim. Toprağı değiştirdim, çiçeği açık havaya çıkardım, saksıyı başka yere taşıdım. Olmadı. En güzel çiçeğim ölüyor.

Aylin kedisi hastalanınca elinden gelen her şeyi yapmış, hastalığının çaresiz olduğunu öğrenince onun son günlerini en rahat şekilde geçirmesini sağlamıştı. Bu bilinç ve iç huzuru ile kedisinin ölümüne sakince refakat etmişti. Ben Püskül’ün ihtiyarlığında muhtemelen onun kadar metanetli davranamazdım. Fakat, çiçeğim ölürken, sanki benzer bir yol izliyorum. Her sabah düşen yaprakları topluyor, toprağı kontrol edip, ona ara ara aspirin desteği veriyorum. Çiçeğimse son günlerinde dibinden onlarca genç yaprak doğurarak ömrünü tamamlıyor. Bu genç yavrular büyüyecek mi şimdilik bilemiyorum. Ancak, ölümünü anlayıp tüm enerjisini yeni yavrulara aktaran bitkimi hayranlıkla izliyorum.

Öleceğinin farkında olmanın çaresizliği ile anlam bulmak ve arkada ölümsüz bir eser bırakmak çabasında çırpınıp duran bir insan olarak, doğanın bilgeliğine bir kez daha teslim oluyorum.

Saat 4, Londra

Yorum yapın