15 Ocak ’24

Dün öğleye doğru Ömer, akşamüstü sana midye ısmarlayayım mı diye sorunca, anlam vermeden suratına baktım. 2018 yılında midyeden ağır bir besin zehirlenmesi yaşayıp İngiltere -olmayan- sağlık sistemini çok acı bir şekilde deneyimlediğimiz günden sonra midyeyi, çok istesem de, ağzıma koyamıyordum. Meğer o parmak izi verdikten sonra ufak bir kutlama yapalım istemiş, ben de tamamen olaydan kopup, Londra maceramızın son virajını, evdeki domates çorbası ve fasulyeyle dönmeyi önermişim. Neyse sonunda balıkta anlaşıp orta yolu bulduk.

Her ne kadar artık kanıksamış olsam da geldiğimiz şu nokta için son 7 senedir, çok büyük çaba verdik. Bir kere kırkından sonra, tüm dostlarımızı ve kariyerimizi geride bırakmak, başlı başına büyük inanç ve cesaret isteyen bir girişim. En azından gözümü kırpmadan atıldığım bu maceranın beni, 6. aydan itibaren duygusal olarak hiç beklemediğim kadar zorladığını itiraf etmeliyim. Özellikle de üniversitede olmasına rağmen bir an bile yanından ayrılmak istemediğim oğlumu, şaşkın bir kediyle birlikte İstanbul’da bırakmak…Biz dünya vatandaşıyız, göçmen değil expatız, zaten yanlış doğmuşuz biz ezelden Avrupa’lıyız safsatasını geçiyorum. İsteyen olaya oradan da devam edebilir. Bilerek, isteyerek, planlayarak da olsa insan – en azından ben- yerini yurdunu özlemekten kolaylıkla kurtulamıyor. Kurtulması gerekir mi onu da uzun uzun tartışırım. Neyse, bu dönemin manevi etkileri, zaten artık her konuşmama, her yazıma işlemiş durumda, o nedenle bu kısmı çok uzatmadan şöylece bir üstünden geçeyim.

Buraya geldiğimiz ilk yıl, İngiltere Hükümeti kafasına göre bir karar aldı ve vizemizdeki en önemli kuralı değiştirip, vatandaşlık hakkımızı bir yıl daha öteledi. Yine neredeyse aynı günlerde, önce oğlumun sağlığında bir sıkıntı çıktı, sonrasında ben hayatta yediğim tüm kazıkların toplamından daha büyük bir kazık yedim. (Kimin attığını herkes bilir, buradan sadece kalbimdeki derin oyuğun hala sızladığını yazayım, yeter.) Bu hem psikolojimizin hem de iş planımızda hedeflediğimiz finansal düzenin allak bullak olması demekti. Söylemesem olmaz, Ömer’in çalışkanlığı ve karşımıza çıkan her probleme sakinlikle yaklaşma ve çözme becerisine hayranım. Kendime de haksızlık etmeyeyim, inandığım konularda dirençli ve cesaretlendiriciyimdir… Bu sayede biz hep yaptığımız gibi hatta daha da sıkı birbirimize sarılmaya ve ilerlemeye devam ettik. İki yıla varmadan işlerimizi oturtmaya başlamıştık ki bu sefer de pandemi patladı. Maddi anlamda, ilk birkaç ayı saymazsak pandemiden çok zarar görmeden çıktık diyebilirim. Az da olsa insanların ayakta kalmasına destek veren bir sisteme dahildik. Bir yandan da biz ne kadar evdeysek, tüm dünya da bizimle birlikte evdeydi! Ancak pandemi asıl büyük hasarını benim ruhumda bıraktı. Yıllar boyu uğraşıp da inşa ettiğim iç huzurunu ve sakinliği bünyemden tamamen sildi, yerine eskisinden de kaygılı Özlem’i yükledi. 401 gün boyunca, oğlumdan uzak kalmanın da etkisiyle azan anksiyete ataklarım, dönem dönem nefes aldırmayan kalp sıkışıklıklarım ve her daim yanıbaşımda olmasına rağmen, o arada devleşip beni yutan depresyonum da ardından bana miras kaldı. Her şeye rağmen yine ve ısrarla omuz omuza verdik, bu fırtınayı da tabi ki yaralı-bereli fakat olabilecek en az hasarla atlattık. Bu süreçte ailemizin desteğine de minnettarım, onların eli üstümüzde, özellikle Ege’nin üstünde olmasa her şey bu kadar kolay olamazdı.

Gelelim sayılara, yani işin konuşulması daha itici ve zor olan maddi yanına. 2017 Haziran’dan beri 5 kez parmak izi ve biometrik vermişiz. Vize başvurularımız sırasında pasaportumuza el koyulduğundan tam 306 gün boyunca zorunlu olarak İngiltere’de hapis kalmışız. İlk başvuru, uzatmalar, süresiz oturum ve onların deyişiyle “neutralisation” sürecinde, belge hazırlığı için toplamda 20 tam gün – ya da mesai saatlerini baz alırsak yaklaşık 50 iş günü- vakit harcamışız. E-devlete göre, pandemideki bir buçuk yıllık araya rağmen, en az elli kez Turkiye’ye giriş çıkış yapmışız. Yine ilk günden bugüne, vize uzatmaları, süresiz oturum ve vatandaşlık başvurularında, iki kişi için Birleşik Krallığa direkt ödediğimiz para, 15 bin pounda yaklaşmış. Altı buçuk yıldır yaptığımız kira, fatura ıvır zıvır ödemelerini de hesapladım ama sonuca benim kalbim dayanmadı, burada da pas geçeyim.

Özetle, 6 yıl, 6 ay, 27 gün, bizim cephede çokça güzellikle ve yanında da irili ufaklı sıkıntılarla geçmiş. Hayat zaten böyle, dümdüz yağ gibi kayan bir hatta yürümüyorsun, yürüdüğün ip esniyor, kısalıyor, uzuyor. Düşmek, kalkmak ve çokça da sendelemek yola dair. Sonuçta dengeni buldun mu her şey unutuluyor.

Bakalım bu final başvurumuz ne zaman sonuçlanacak, belli değil. Ama iki kişi ortak bir hedef koyup, birbirine omuz vere vere ona ulaşmaya uğraşmak kazanımların en büyüğü. Ben şimdi başkaca bir şey beklemeden, İngiliz pasaportum eninde sonunda elime geçince, hangi şehirleri göreceğimi planlamaya ve üç beş yıl sonrası için kurmak istediğim mobil hayat düzenine dair hayallerime girişeyim.

Ne de olsa hayal kurmazsak, ölürüz. Ne de olsa “Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.” demiş Proust.

* Aslında anlatılacak çok daha fazla şey var, beklenen ama bir türlü gelmeyen ziyaretçiler, başvurulup reddedilen işler, arkadaş olacağını düşünüp bir daha görüşmediğin insanlar, her sene buraya taşınmayı planladıkları için kalbini pır pır ettirip bir türlü göç edemeyen arkadaşlar… En çok da yeniden başlayan atölye macerası ve onun getirdiği dostluklar…Onlar da bir gün yazılır elbette.

15 Ocak’tan bir gün sonra, Londra

Yorum yapın