Yolda

Bir tren camından dışarıya bakıyorum.

Köprüler geçiyorum. Buğday tarlaları. Ormanlar. Kiremit çatılı evler. Tren ardında bir esinti bırakarak ilerlerken, güneşte kurumaya bırakılmış çamaşırlar hafifçe dalgalanıyor. Bahçede oynayan bir oğlan çocuğu, haylaz gözlerle bize el sallıyor. Taştan istasyon binasının çatısında tombul bir güvercin, tasasız. Hem güneşleniyor hem aşağıda koşuşturan insanları seyrediyor. İnenler, binenler, durmadan bir yere yetişmeye çalışanlar… Onların yüzlerinde, güvercinin gördüğünü bulmaya çalışıyorum. Az sonra kavuşulacakların hayaline, geride bırakılanların yüzlere yansıyan puslu hüznüne tanık oluyorum. O anda kanatlanıp güvercinin yanı başına konuyorum. Böyle yukardan bakınca tüm bu koşuşturma, bu neşe, bu suratsızlık manasız geliyor. Ömrüm boyunca kuşlara yakın, insan kalabalıklarına uzak kalmak istiyorum.

Camda ufacık bir çocuğun el izi. Dışarda akıp giden koca dünya mı, yoksa içerde şaşkınlıkla onu izleyen çocuğun kafasındaki evren mi daha büyük? Bilemiyorum. Gözlerimi kapatıp, kafamdaki geçmiş sandığını açıyorum. Küçükken pencerelerde bıraktığım sulu gözlü, sümüklü, haşarı parmak izlerini, o günden bu yana bu ellerin nerelerde iz biraktığını düşünmeye dalıyorum.

Yoldayım.

Londra-Portsmouth treni

Yorum yapın