Elli yıldır kendimi önceliklendirmeyi öğrenemedim, bundan sebep Türkiye’ye gittiğimde buralar ıssız kalıyor. Telefonumun not alma özelliğini kullanacak kadar vakit buluyorum, saçım boyanırken ya da arabada birilerini beklerken. Dağların yalnızca burada gördüğüm mor rengini, dükkanlarının önüne sandalye atıp sigarasını tüttüren esnaf rahatlığını, mavi gözlü bembeyaz kedinin uyuşukluğunu, güneş ışığının tenime vurduğu yerde açan çiçekleri unutmamak için kaydediyorum.
Kırmızı ojelerim olur olmaz yere iz bırakıyor; mutfak dolabı, çamaşır makinesi, mixer. İlgisiz bir ayrıntı, ama bunu koymak istiyorum yılın ilk yazısına.
Bu yıl sonu muhasebe yapmadım. Sağlık dışında gerisi insanın çalışması, azmi, becerisi… Bu yılbaşı hiçbir şeye niyet etmedim. O da aynı sebepten, belki de bıkkınlık… Bildiğim bir şey var, artık sıklıkla birinci tekilden anlatılar yapacağım. Başkalarının hikayelerinden uzaklaştığımı hissediyorum. En iyisini yapamadıktan sonra, bir şeyi yapmanın ne önemi var zaten?
Diyeceğim, ilk sıraya kendimi koymayı öğrenmeye, önce dilimden ve anlattıklarımdan başlayacağım. Haydi bakalım, hepimize kolay gelsin.
güneşli bir kış günü, Londra

Andrew Wyeth, Bird in the House