Günler günlerin ardından

Hikaye yazarken özetler sevilmez, sahneyle anlatım makbuldür. Günlerin kaydını tutarken, herkesin anlatım biçimine kimse karışamaz…İşte son bir haftanın özeti.

Geçen hafta Cuma gecesi, Almanya’dan gelen arkadaşımız Ralph’le, Londra’nın en güzel kokteyl barında buluşmak üzere sözleştik. Türkiye uçuşuna bir hafta kala, hele de virüslerin kol gezdiği bir kış akşamında beni kapalı mekana sokabilecek sanırım sadece iki şey vardır; ilki gerçekten çok sevdiğim arkadaşlarımdan biriyle buluşmak, ikincisi de iyi bir kokteyl içmek. Bu heyecanla Angel’daki The Bar with No Name’e erkenden vardık. Masamızın henüz boşalmadığını görünce kapıya yöneldik, son anda masada oturan iki kişiden birinin, fakülteden otuz yıllık arkadaşımız Saffet olduğunu fark ederek hafif bir şok geçirdik. Onlar aceleyle kalkmaktan, biz de soğukta beklemekten kurtulduk ve rahatça beraber muhabbet ettik. Bana göre arkadaşlarla buluşmaktan daha da güzeli, bir mekanda arkadaşlarla karşılaşmak. Karşılaşmalar seni “oralı”, “yerli” hissettiriyor. Hem sürprizli hem de iyi gelen, tarifsiz güzel bir geceydi. Ertesi gün, biraz geç yatmama rağmen, sabah 7’deki online yoga seansımı atlamadım. (Sağ olsun Türkiye’nin kış saati uygulaması ve üç saatlik zaman farkı.) Yoganın onuncu dakikasından itibaren burnum şıp şıp akmaya başlayınca akşam saçımı iyi kurutmadan çıkmış olabileceğimi düşünüp kendime kızdım, sonra kalkıp burnumu sildim ve elimde mendil, derse devam ettim. Akşama doğru, belirtilere hapşırık ve kulak ağrısı da eklenince bir terslik var gibi dedim ve bingo! İki çizgi. Maskesinden üç yıldır vazgeçmeyen bir insan için bu pozitif sonuç şaşırtıcı bir haberdi ama beklenmedik değildi.

Cumartesi akşam, testte Covid belirince tabi ki hemen olası tüm felaket senaryolarını kurdum kafamda. Zira, halihazırda takip ettiğim bir başka sağlık problemim var ve göbek adım da kaygı bozukluğu. Mantıklı ve bilime inancı tam bir insanın basit bir kaygı bozukluğunun üstesinden gelmekte bu kadar zorlanmasını, kendim dahi anlayamamakla beraber, çok tuhaf, elimden bir şey gelmiyor. Düşün taşın vardığım nokta şuydu; daha önce Covid’i atlatmıştım ancak bu sefer underlying condition olması sebebiyle (ki o da muğlak), kesinlikle çok ağır hatta ölümcül geçirecektim bu mereti. En kötüsünü düşünüp yeterince kendimi hırpaladıktan sonra, biraz hız kesip ağrı kesicilerimi ve vitaminlerimi almaya karar verdim ve uyumaya çalıştım. Herkese tek tek haber vermemek düşüncesiyle olsa gerek, yatmadan önce de tuttum test sonucunu Instagram hesabımdan paylaştım. Yalnızca üç-beş saat uykuyla geçen gecenin sabahında mesaj kutum, en az otuz kişinin hamileliğimi tebrik etmek üzere yolladığı mesajlarla dolmuştu. Aynı zamanda en yakın arkadaşım Whatsapp’tan durum hakkında açıklama bekliyordu…Ve ben o kadar hastaydım ki…Başımın ağrısından ekranda yazılanları okumanın bile işkence geldiği bir bitkinlik hali. Neyse, öncelikle ilk hikâyeyi silip üstüne covid pozitif olduğum ibaresiyle yeni bir fotoğraf koydum, açıklama yapmazsam silmek de fayda etmeyecekti, mesajları da yaşımı ve durumun imkansızlığını (!) net olarak açıklayan iki-üç cümle ile cevapladım. Bir yandan da film tavsiyesinin ya da bir yazının asla bu kadar etkileşim almadığını düşünüp şaşırıyordum. En sonunda, hayatın hepimizi çok sıkıyor olduğuna karar verdim, başımıza hep olağandışı, beklenmedik şeyler gelsin diye bekliyoruz sanırım. Neyse, o noktadan sonra ne sağlıklı düşünecek ne de okuyup yazacak halim kaldı. Bulutların ve baş ağrısının arasında geçirdiğim 3 günü fazla hatırlamıyorum.

4. gün nihayet gözümü açıp dikey pozisyona geçmeyi başardım. Hatta kombi arızasına bakmaya gelen Vailant servisi bir şey yapmadan kaçınca, yataktan çıkıp pijamalarımla sokakta peşinden koşmak durumunda bile kaldım. En azından havanın ılık, sokağın da her zamanki halinde olduğunu görmek iyi geldi. 5.güne girdiğimizde durumu, gözümde arpacık çıkacakmış gibi bir ağrı ve klasik soğuk algınlığı semptomları seviyesine kadar indirmiş durumdaydım. İkinci servis de o gün geldi ama tamiri yine pas geçti. İş sonunda bizim Anthony’e kaldı. Anthony, büyük usta, musluk bozulur, gider tıkanır, kombi bakımı çıkar, hepsini ohalleder. Bir seferinde anlattı, Türkiyeli arkadaşları varmış “Abi” demeyi öğretmişler ona. Seviyormuş onları ama birlikte iş yapmıyormuş. Yaptığı işe karşılık hem çok az para teklif ediyorlarmış, hem de çok geç ödüyorlarmış. Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Bir keresinde de işi çok uzayınca, ona kek ve çay teklif ettim. “Sevgili eşim bana yiyeceklerimi hazırlayıp koyar her sabah, kahvem de var. İhtiyaç yok, çok sağ ol.” dedi. “Kekten ne olacak” demedim. “Ölümü gör, bak yemezsen darılırım” da demedim. Zaten bilgisayarda iş yetiştiriyordum. “İnşallah yanlış anlayıp da alınmamıştır” diye düşündüm sadece içimden. Her neyse, Anthony geldi. Kombiyi tamir etti. Gitti. Nedense benim kafamda uzun süre işçi marşı çaldı. Sonra bilgisayarımı kucağıma alıp bu yazıya başladım. Baktım atölye vakti gelmiş yazmaktan vazgeçip ona katıldım. Bu sefer anlatılan konu bildiğim yerden çıktı, yarı sisli beynimle bile anladım. Hatta eski bir öykümü okuyacak kadar da kendimi iyi hissettim.

Gecenin sonunda benim ayaklandığımı görüp rahatlayan Ömer, kafamız dağılsın diye “Geçen sene yazdığımız hedefler ne durumda acaba?” diye sordu. Yıl sonlarında, yeni yıl kararları almayı çoktan bıraktığımı daha önce çok yazmışımdır. Ancak geçen sene, Ocak ayının bir gününde, Ömer meşhur kırmızı defterlerimden birinin (kırmızı, ciltsiz, noktalı, A5, Moleskine) ilk sayfasını açıp, hadi kendimize yeni hedefler yazalım deyince hayır diyememiştim. Gece yarısı defteri açıp kendimizi puanlamaya giriştik. Ben 11 maddeden, 8 tanesini gerçekleştirmişim. (Neden on değil çünkü asla extra bir şeyler eklemeden duramam, neden on iki değil, çünkü çok uzatınca da sıkılırım.) Başaramadıklarımdan bir tanesi master’a başlamaktı. Bu konuda bir akademisyen arkadaşımdan yardım bekliyordum, gelmedi. Yani bu hedefin başarısızlığa uğraması tamamen benim sorumluluğumda değil, onu yarım sayabiliriz… Diyeceğim, skor iyi ama ilk ve en zorlu olanın hedefimde sınıfta kalmışım: “Online olduğun süreyi azalt”. Bu maddeyi başaramadığımdan, geri kalanı için aferin almayı reddettim ve önümüzdeki yıl sosyal medyayı uygulamalarını (özellikle Instagram) telefonumdan silmeye ant içtim. Bu da iki bin yirmi dört için ilk sözüm oldu!

Uzun lafın kısası ikinci Covid muharebesinden de bir şekilde canlı çıktım dostlar. Şimdi rahatlıkla önümüzdeki kaygılara yelken açabilirim!

Son 2, Londra

Yorum yapın