Süsler

Her yıl sonunda, bir sonraki yıl için niyet ettiğim ve en umutsuz yıl sonlarında bile sadık kaldığım kararlarımdan biridir, yeni gelen yıl için evi süslemek.

Ege’nin çocukluğundan beri yılbaşı süslemesi yaparım. Hatta 1 Ocak’ta doğduğu için erkenden yaşgünü havasına gireriz bu sayede. Yirmi yılı aşkın bir süredir, kimi zaman otuz santim boyunda uyduruk plastik bir ağacı, kimi zaman kendi boyumuzdan bile büyük gerçek bir çam ağacını süsledik. Ancak son yıllarda ağaçları, plastik süsleri ve yapay parıltıları çıkardım süsleme işinden. Genellikle parktan topladığımız ağaç dallarına asıyoruz, kağıtlar, yapraklar ve anneme ördürdüğüm el işleriyle yaptığımız, minimal ama özgün süsleri. Bu sene karşı evdeki koca koca ağaçlarda yanıp sönen rengarenk ışıkları görünce Ömer “Acaba bizimkiler çok mu sönük kaldı bu kadar gösterişin yanında?” dedi. Hafif bir kızgınlıkla gülümseyip “Hiç de öyle değil” dedim. “Bizim yılbaşı süslememiz, diğerleri gibi para karşılığı sahip olabileceğimiz abartılı büyük ve ruhsuz şeyler değil, aksine minimal, doğal ve bize özgü. O yüzden değerli, o yüzden biricik.”

O an aklıma, İ.T.Ü’de okumaya başladığım yıl, ilk kredimle kendime aldığım kazağın hikayesi geldi. Beyoğlu’nda bir pasajdan ya da Beşiktaş pazarından almış olmayım, lacivert renkli olduğunu ve üstündeki geometrik şekilleri hatırlıyorum. Görür görmez bayılmıştım kazağın sadeliğine. Tamamen kendi zevkime göre ve kendi başıma aldığım ilk giyecekti o kazak.

Aynı senenin yılbaşında abimlerin yanına gidiyorum, kazaktan da beklentim yüksek, özenip o gece giymek için beklemişim. Masa kalabalık, üstümde minimalist kazağım, gayet oryantalist mezeleri taşımak için mekik dokuyorum mutfakla salon arasında. Abimden yaşça büyük bir arkadaşı kinayeli kinayeli soruyor “Özlem, bu kazak kaşmir mi yoksa lambswool mu kız?” Ardından da bir kahkaha patlatıyor. Her zaman şık giyinen ve güzel kokan bu abinin, kazağım üstünden benimle böyle eğlenmesi hiç hoşuma gitmiyor. Kaşmiri de yüz metre öteden tanıdığına eminim şimdilerde.

“Pahalı bir kazak değil, hatta kaliteli de değil. Ama bu kendi paramla aldığım ilk kazak ve desenlerini de çok beğeniyorum. O nedenle de benim için çok değerli. Acaba bu duyguları en son ne zaman tattın sen hayatında? Ya da hiç tattın mı?” diye sormak geçiyor içimden. Ama yapmıyorum ve gülümsüyorum. “Bilmem ki. Sadece kazak işte.”

O sene pek eğlenerek girmiyorum yeni yıla, sonrasında da kazağı çok giymiyorum. Bir de o geceden sonra, hiçbir zaman karşımdaki insanın giydikleriyle ya da fiziki özellikleriyle eğlendirmiyorum kendimi, sıkıcı görünmek pahasına da olsa.

Sanırım yıllar geçtikçe hayatımda her türlü fazlalıktan kurtulmaya başladım, gerek gösteriş meraklısı insanlardan, gerek yapmacık, abartılı yılbaşı ağaçlarından.
Ama sade şıklıktan hiç vazgeçmedim, bir de insanlığımdan.

hiç olmayacak yerlerde hiç olmayacak ayrıntıları hatırladığım sıradan bir gün, Londra

Yorum yapın