12 Eylül 1980

(Bu yazının aslını 12 Eylül 2008’de yazmışım. Her ne kadar duygularını kolayca ve açıklıkla dışa vuran biri gibi görünsem de; buna benzer derin, bireysel acılardan bahsetmeye pek alışkın değilim. Ayrıca itina ile uzak durmaya çalıştığım “acılarından fayda yaratan insan” tipine benzetilmek, onlarla aynılaşmak da istemiyorum. Bu yazı karşıma çıktığında, yazdığım andaki acı ve kızgınlığı o kadar yoğun hissettim ki, birkaç imla hatasını düzeltip, biraz ekleme yaparak buraya taşıdım, o kadar. O günleri daha çok, daha derin yazmak da mümkün…Belki de tam olarak iyileşebilmek için çok gerekli.)

Küçük bir kızdım. Bir gün uyandığımda sokağa çıkmanın yasak olduğunu duydum radyodan. Sonra babamın bir süre eve gelmeyeceğini söylediler. Aslında onun tam olarak nerde olduğundan haberdar olmamız da kolay olmadı ama birkaç gün sonra en azından hayatta olduğunu öğrenebildik. Sonra babamın arkadaşları geldi eve gizlice. Ilık bir güz günü, annemin bütün karşı çıkmalarına rağmen, emektar sobamızı çatlatacak kadar hararetle -evet resmen çatladı- evdeki sakıncalı kitapları yaktılar. Geceleri evi polis basmadan bir günü daha atlatmanın rahatlığı çökerdi üstümüze. Gecenin uzun ve karanlık yüzü, ne olacağını asla öngörememenin belirsizliğiyle bir olup o kısacık rahatlık anlarını boğar, geriye kuş tedirginliğinde uykular kalırdı bize. Her şeye rağmen evimiz sadece bize yuva olmadı, polisten kaçan dava arkadaşlarını, gencecik abileri-ablaları da sakladı kimi zaman, mecaz değil, gerçekten çorbayı hep beraber kaşıkladık.

Müzik, resim, şiir…kısaca sanat sakıncalı ve kötü bir şeydi onlara göre. Sadece düşünen, yazan konuşan, örneğin ‘insanlar kendi dillerinde eğitim almalıdır’ diyenleri, sanatçıları, bilim adamlarını toplayıp hapishanelere tıktılar, işkence yaptılar, öldürüp dağ başlarına, sokak köşelerine bıraktılar. Yeni nesle politik olmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu göstermek için ellerinden geleni ardına koymadılar, başardılar da tabi. Annemin bir gün Ankara’ya gidip gelirken -kar ne demek pek alışkın olmadığımızdan, haliyle ona uygun ayakkabısı da yoktu- ayak parmakları dondu ama sonrasına bir arıza bırakmadı. O zamanlar bizim için bayram ‘cezaevinde bayram görüşmesi’ idi, revir ise kelepçeli hasta bir babanın kucağına oturma konforunun adı.

Sebepsiz yere suçlananların kimisi kaçtı gitti yurtdışına, kaçmaya değil kalıp sonuna kadar mücadele etmeye inananlar, kaçacak bir yeri olmayanlarla birlikte hapislerde çürüdü. Dayanıksız bünyelerin çoğu ya sakat kaldı ya yaşamını yitirdi. Kocası hapiste olduğu için intihar eden kadınlar duydum ve onların anasız babasız çocuklarını gördüm. Küçük bir kızdım… Kimse benim ağzımdan babamın nerde olduğunu duymadı, Burdur’da öğretmendi, gelemiyordu eve, o kadar. Sabahlara kadar el işi yapan, maalesef et alamadığı zamanlarda kemik -bildiğin kemik- alıp et suyuna yaptığı çorba ile bizi sağlıklı beslemeye çalışan annem, o zaman 32  yaşında ve sadece 42 kiloydu…

Çok sonraları, her şey normale döndü gibi görünürken bile, bizim evde bir yerlere vurarak ‘trim trak’ diye ritmik sesler çıkartılmaz ya da parmakları şıkırdatılmaz, otururken dizleri sallamak gibi düzenli tekrar eden hareketler yapılmazdı. Her aileye özel bazı sessiz anlaşmalar vardır. Aslında hiçbir zaman o konuda açıkça konuşup, karar alınmamıştır da karşındakinin gözünde acı ve öfkeyi görünce hep birlikte bazı davranışlardan vazgeçersin. Bizimki de öyle bir sessizlik ortaklığı idi işte. Şimdilerde düşündüğümde babamızın yirmili yaşlarda olmamasının en büyük şansımız olduğunu kavrıyorum. Yirmili yaşlarda olmak demek, çürütülmen ya da yok edilmen için çok daha fazla çaba sarf edilmesi demekti çünkü.

Bunları bir anda bugünün tarihini görünce hiç düşünmeden yazdım. Çünkü o döneme ait yazılan onlarca kitabın baş kahramanlarından biriydim ben de. Kardelenlerden biri işte…

Aşağıya 1980 darbesinin bilançosunu bırakıyorum ve Marmaris ressamı olarak üniversitelere giden o katili alkışlayan yeni nesil gençlere yazdıklarımı iyice bir okumalarını öneriyorum. Bir gün yaklaşabilirsem benim yapacağım tek şey hak ettiği gibi yüzüne tükürmek olacaktır zira…

Not: Kenan Evren  9 Mayıs 2015’te 98 yaşında eceliyle öldü. (Evet, yüzüne bile tüküremeden.)

  • 650 bin kişi gözaltına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi ”örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi ’’sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi ‘’siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin ”işkenceden öldüğü” belgelendi.
  • 937 film ’’sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi ”kaçarken” vuruldu.
  • 95 kişi ”çatışmada” öldü.
  • 73 kişiye ”doğal ölüm raporu” verildi.
  • 43 kişinin”intihar ettiği” bildirildi.

2008 Antalya-2018 Londra veyahut bir ömür 

Cumbasının penceresine bir saksı lavanta koyduğum o şirin ev

“Nefes almak gibi bir şey çünkü yola çıkmak. Kendinin olduğu, kendinin biçimlendiği yerden çıkıp yeni biçimlere doğru seyre geçmek. Muhtemelen gidemeyenler, gitmeyenler, gidenlere bakarak kalanlardır “Nereye gidersen git kendini götürürsün” sözünü tekrar edenler. Kavafis’in “Başka bir şehir yok” diyen şiirini yineleyenler muhtemelen başka bir şehir bulmaya o ya da bu biçimde imkanı olmayanlardır. Oysa hiçbir ben yolda erimeyecek, yoldan etkilenmeyecek, yolla birlikte değişmeyecek kadar taştan değildir. Hiçbir ben, yoldan daha güçlü değildir oysa… Her şehir bir diğerine benzemeyen bir eğimle gösterir “ben”i. İç ve dışbükey aynalara sahiptir şehirler ve yollar. Her biri başka bir açıyla bükülmüş olarak… Yansıtılan sen, artık sen değilsindir. İşte bu yüzden sen aslında yola çıktığında kendini yanında götürmeyeceksindir. Yeni bükük aynalarda kendinin başka görüntüleriyle karşılaşacağın için aslında hiç kendine rastgelmeyeceksindir.Başka şehirler bulabilecek olmanın nedeni de budur. Kendin olmadığın için artık, kendinin başka biçimleriyle birlikte yolda olduğun ve kendinin başka gözleriyle bakabildiğin için dünyaya, başka şehirler de görmek mümkün aslında.”

17 Ekim 2004 – Ece Temelkuran – Milliyet

Az önce, Polonya doğumlu, Amerika’da yaşayan Yahudi Mimar Daniel Libeskind’in bizim mahallede yaptığı üniversite binasının tam karşısındaki Kore restoranına gittik ve birkaç İtalyan, İngiliz ve Koreli ile birlikte yemek yedik. O sırada sokaktan Senegalli bir çift geçiyordu. Durup “Londra işte tam da bu” dedik birbirimize. “Her şey şu anda içinde bulunduğumuz bu resimde, koca yaşamın bu kısacık anında”

Londra’ya taşınalı bugün tam bir yıl oldu. Yanımızda iki valiz, aklımızda Kavafis’e inat yeni bir ülke bulma inancı vardı ve o gün, şu anki serinliğin tersine, Londra’da son 43 yılın en sıcak yaz günü yaşanıyordu.

Sıcaktan bunala bunala, arada molalar vere vere, Clapton’daki geçici evimize kendimizi zor attığımız o ilk günden bu yana tuttuğum, ilk sayfasına uçuş detaylarımızı kaydettiğim, içine de özellikle unutmamak için bazı prosedürleri, gittiğimiz yerleri ve kısa kısa kişisel duygu durumlarımı not aldığım Londra defterimi karıştırdım biraz bugün. Yediğimi-içtiğimi değil de bana ne zaman, nelerin, nasıl dokunduğunu anlamanın ve anlatmanın peşinde olduğumdan hep, deftere yazdıklarımın bazılarını buraya da kopyaladım.

  • Bu kaldığımız ev çok güzel, mahalle merkeze biraz uzak ama çok sakin.
  • Sırtım için aldığım Lyrica yüzünden hep, leyla gibiyim.
  • Güzel bir gün.
  • Duygu’lar geldi ve arkadaşlarımı görmek beni mutlu etti.
  • Parklar ne güzel!
  • Yeni bir adım atmak çok güzel. Korkular, tedirginlikler, keşkeler de her an ortaya çıkıverecek biçimde içinde seninle geziyor.
  • Londra çok uluslu, çok ilginç, çok farklı.
  • Ne zamandır buradayız, yoksa hiç oralarda yaşamamış mıydık?
  • Halı kaplı evlerden ve ev sahiplerinin sorularından baygınlık geçireceğim sanırım.
  • “Bu dünyaya düşmüş iyi insanlarız, bir şekilde birbirimize tutunmaya çalışıyoruz.”
  • Bu akşam biraz değiştiğimi, kendimi kaybettiğimi fark ettim. Değişiyoruz sürekli, ama ne yöne bilemiyorum.
  • Londra’da herkes yaşamını ev dışında kurgulamış, evler ufak, bakımsız ve dağınık.
  • Bugün Witherington Road’daki o şirin evi tuttuğumuzu ve cumbanın denizliğine bir saksı lavanta koyduğumu hayal ediyorum.
  • Günlerdir çalışamadım. Üretmeyince, çalışmayınca, öğrenmeyince kendimi çok kötü hissediyorum.
  • Çok mutluyum ama “ya bir aksilik çıkarsa” hissiyle çok sevinemiyorum. Hayat belki de insanı böyle büyütüyor, sakinleştiriyor. Coşkularını, sevinçlerini bir öpücük ve sarılmaya sığdırmayı öğretiyor.
  • Yaz bize hep güzellikler getiriyor ve eminin getirmeye devam edecek.
  • İlk kez taşındığım gün bir komşum yorulduğumu düşünüp kahveye davet ediyor. Tatlı Lena.
  • Uzaklara gidip eve dönmek ne güzel. Uzaklara gidip kendine dönmek ne güzel.
  • Geniş boşluklar, uçsuz bucaksız yeşillikler bana nasıl iyi geliyor, anlatamam.
  • Yeni bitkiler, yeni kuşlar, yeni hayatlar keşfediyoruz.
  • Sevgi diyorum ne güçlü duygu. Kendinden pek çok çeşit sevgiler doğuruyor, çeşitlendiriyor, büyüyor, gelişiyor. Birkaç yıl önce kediden korkarken, şimdi durup durup Püskül’ü özlüyorum. Ne güçlü duygu, sevgi.
  • Evimiz güzel.
  • Ara ara derin bir hüzne ve ümitsizliğe kapılıyorum. Ama hiç vazgeçmeden denemeye devam ediyorum. Konforu ve kolaylığı değil çalışmayı-çabalamayı seçmekten gizliden bir gurur duyuyorum sanırım.
  • Londra’da hava durumu tahmini yapmak mümkün değil.
  • Çok faklı zamanlardan geçiyorum, pek çok değişiklik, iniş-çıkış, zorluk-kolaylık…Uzun uzun yazılabilecek duygular.
  • Güneşi özledim.
  • Emel geldi, mutlu oldum.
  • Bir şey öğrenmeden geçirdiğim tek bir an bile bana kayıpmış gibi geliyor.
  • Birkaç gündür insanın en çok kendi dilinde hüzünlenebildiğini düşünüyorum. Bir de evin önündeki cherry blossom’ın ne kadar güzel olduğunu.

Notlarımda bolca sevinç, bolca heyecan, bolca karmaşa ve azıcık da hüzün var. (Herkesin bir defosu var, ya görünürde ya derinlerde. Benim defom da hep içimde taşıdığım o ince hüzün sanırım)

Burada geçen bir yıl içinde çok mutlu oldum, çok sevildim, çok sevdim, çok şaşırdım, çok heyecanlandım, çok güldüm, çokça endişelendim, arada bir ağladım… Durdum, dinledim, en çok da öğrendim.

İki insanın ortak umut ve cesareti birleşince, hiçbir şeyin onlara sınır koyamayacağını öğrendim. Koca bir meslek hayatının, koca bir geçmişin, koca bir ismin sıfırlandığı yepyeniye gittiğin yerlerde, en önemli dayanağının başucundaki sevgilin olduğunu öğrendim. Yazmak istediğim kadar çok yazamadım, ama daha da fazlasını yazabilmek için çok okudum, çok gözledim, çok biriktirdim. Bir yandan da insanın en güzel kendi dilinde yazabildiğini, anadilinde hüzünlenip ağladığını öğrendim. Henüz kaygılarımın üstesinden gelmeyi beceremesem de kaygılanmanın bazı şeylerin olmasını engelleyemeyeceğini öğrendim. Oğlum sosyal medya üzerinden tehditler aldığında da, ardindan bunun tetiklediği sağlık problemleri yaşadığında da yanında değildim. Onun pek çok şeyin üstesinden kendi başına gelebileceğini biliyordum, şimdi bunu yaşayarak öğrendim. Benim yetişemediğim her yerde, annemin, babamın, abim ve ablamın ellerinin, gözlerinin hep onun üstünde olmasının bizi ne kadar şanslı kıldığını bir kez daha hatırladım. Sonunda en çok yapmak istediğim şeyi (yazmak) ve birlikte vakit geçirmekten en çok mutlu olduğum şeyi (çocuklar) bir araya getirebileceğim bir dünya keşfettim burda ve ikisi ile ilgili hayallerime de daha sıkı sarılmayı öğrendim. Biraz da burada karşılaştığım Türkler sayesinde (sağ olsunlar), insanların artık senin gerçekten ne kadar doğru ve güçlü olduğunla değil, ne kadar “ünlü” olduğunla ilgilendiğini öğrenmiş oldum. Şimdilik fırlatıldığımız bu yerde, tesadüfen çarpıştığımız anlarda, rastgele mekanları paylaşıyoruz insanlarla. Belki aralarından birkaçıyla bu anlardan anılar çıkartmayı, dostluklar kurmayı da öğreniriz bir ara. “İnsanlar sadece kendisine bir şey verenlerle ilişki kuruyor artık, belki de bunu doğal karşılamak lazım” dedi bir gün Ömer bana. “Zaman vermek, ilgi vermek, dinlemeye açık bir yürek vermek ne zamandan beri iş-para-yeme-içmeden daha değersiz bir “verme” haline geldi ki?” dedim ona. Böylece, bu dünyada fikir ayrılığına düşebildiğimiz ilk ve tek konu da burada gösterdi kendini bize. Uzun uzun konuşup ikimiz birden yeni yeni şeyler keşfettik, hem dışımızdaki insanlardan, hem kendi en içlerimizden.

Ben buralara sakinliği, ikirciksizliği, kendimle ve herkesle barışma halini aramaya geldim. Ne oralıydım, ne de buralı olmaya niyetim var. Buraya, köklerimi küçümsemeden, onun iyi yanlarından güç almaya ve bu güçle gövdemi, başımı, dallarımı ta uzaklara, tüm dünyaya uzatmaya geldim.

…ve bu bir senede hep yepyeni şeyler öğrendim.

Londra’dan, onun ağaçlarından, kuşlarından, çocuklarından, sessizliğinden.

Buradaki kendimden.

Buradaki ikimizden.

penceredeki yeni çiçeklere bakarken, Londra

“Who knows where the time goes”

Kolumdaki saat Londra’da zamanı doğru gösterirken, İstanbul’da iki saat geride kalıyor. İçimdeki saat kolumdakinden bağımsız, dünyanın neresinde olursa olsun alışık olduğu vakitte uyuyor, uyanıyor, ona göre acıkıyor. Öyleyse en iyisi, saatlerden ve takvimlerden kurtulmak, kendimize yeni zaman imleri bulmak. Zamanı, doğum günlerini kimlik kartlarında yazan uydurma tarihlerle değil de ‘zemheri başlangıcı’ ya da ‘leyleklerin gelme zamanı’ gibi belli dilimlerle tarifleyen babam ve yaşıtları gibi, doğanın ta kendisinden takip etmek.

Takvimlerden ve saatlerden kurtulmaya karar verdiğimden beri kendime belli işaretler seçmeye çalışıyorum. Eskiden bahar ilkin semt pazarlarının tezgahlarına düşerdi, sonra köşe başlarında enginar satıcıları belirirdi. Şimdilerde her mevsim çilek var marketlerde, enginarcı amca yılın on ayı satışta. Değişimi, dönüşümü ya da döngüleri gözlemek için kerteriz alacağımız nesneler yok edildikçe doğadan, içinde bulunduğumuz mekandan ve zamandan hızla uzaklaşıyoruz. Bize kırlangıç fırtınasını, cemre tarihlerini ya da bülbüllerin ötme vaktini ancak uzmanlarca hazırlanan doğa takvimi rehberlerinden takip etmek kalıyor.

Zaman farklı coğrafyalarda, farklı hızlarla akıyor. Londra’daki bir saatin karşılığı, İstanbul’da, Tibet’te ya da Doha’daki ile aynı değil. Doğanın dönüşümü yani zaman ölçerlerimiz de bulunduğumuz yerlere göre farklılaşıyor. Antalya’da ertesi günün havasını anlamak için, bunu ne zaman ve kimden öğrendiğimi hiç bilmeden, hep bir yönde denizin üstüne bakardım. İstanbul’da gökyüzünü görebilmek havayı tahmin etmekten daha büyük bir çaba gerektirirdi, neyse ki burda hava durumu uzmanlarınca bile öngörülemiyor. Kısacası, bir yerin fırtınasına, toprağına, canlısına alışmak, o yere kendini ait hissetmekten biraz daha fazla çaba gerektiriyor.

Ben de buralarda kendi doğa takvimimi oluşturmak için, defterime notlar alıyorum. Mahallede erkenden yapraklarını döken ağacı, çiçeklerin açma vaktini ya da örümceklerin ortaya çıkış zamanını kaydediyorum. Bahar geldiğinden beri bizim ağaca üşüşen arılar… Hava aydınlandığı an arka bahçede deli gibi ötmeye başlayan mavi baştankara… Mevsimine göre değişen yağmur kokusu… Ne güzel, çevremdeki her şey varlığıyla ya da yokluğuyla bana ipuçları veriyor. Kışın, sokağa park eden mavi araba, bütün gece park ettiği yerden çıkıp gittiğinde ne kadar kar yağdığını anlamama yardım ediyor. Bir anlamda artık orada olmayışı ile hem karın yoğunluğunu hem de kendi boyutlarını tarif ediyor. Arka mahalledeki okul bahçesinden gelen seslerin varlığı hafta içi demek, yokluğu tatil günü. Okul günlerinde sabahları şarkı söyleyerek evin önünden geçip giden çocuklar, günün ilk kahvesinin vaktinin geldiğini hatırlatıyor. Solucanlar ayrı, salyangozlar ayrı, karşı camdan gözüme giren gün ışığının açısı ayrı anların habercisi.

Dışardan bir bakıyorsun, tomurcuk bir gecede patlamış, kozadan pıt diye uçup gidivermiş kelebek. Sanki her şey birdenbire olup bitmiş. Öte yandan yeterince yakından, uzun ve derince izleyince aslında her varoluşun ne kadar uzun zaman aldığını görüyorsun. Doğada her şey zamanını bekliyor, beklerken kendini olgunlaştırıyor, ortaya çıktığında sağlam kalabilmek için bir o kadar da içine kök salıyor. Kimi insan kokulu, bol renkli mevsim çiçekleri gibi misal, çok boyalı, çok eğlenceli, bir o kadar gürültücü. Ancak dibindeki toprağı azıcık kazıyınca ne kadar köksüz olduğunu görebildiğin… Kimisi ise olabildiğine sakin, durgun belki de oldukça sıradan ilk bakışta, sadece yeterince yaklaşanın keşfedebildiği olağanüstü bir hazine.

Eninde sonunda öğrendiğimiz şu ki, söz geçiremediğimiz tek şey zaman. Zaman sürekli akıyor. Kimseyi dinlemeden, kimseye danışmadan, kendi bildiğince ve hiç tahmin edemeyeceğimiz yönlere doğru. Akıyor, akıyor.

*Bana bunları düşündüren şarkı için Ebru’ya teşekkürler. 

  sonunda bahar, Londra

Marie in the Garden / P.S. Kroyer

Sekiz

1. Gün

Sevgili Oktay,

Sabah seni fark ettiğimde çok mutlu oldum. Yeni evimizin ilk konuğu olduğun için ve kendine en sevdiğim manzaralı pencereyi seçtiğin için daha da mutlu oldum.

Gün boyunca, pencere önü yerleşmeciliğin yanında pek çok benzer özelliğimiz olduğunu düşündüm. İkimiz de olduğumuz yerden hep daha ileriye, yükseğe gitmek istiyoruz, gözümüze kestirdiğimizde de o dala cesurca atlayıveriyoruz.  Sen rüzgarın akımında uçmayı seviyorsun, ben kalbimin ve zamanın akışında. Hep daha uzak yerlere fırlatıyoruz kendimizi. İkimiz de gitmek konusunda iyiyiz, yeni evler bulmak, yerleşmek… Düştüğümüzde bizi ‘hoop’ diye geri çekiverecek ağlarımız var, benim ağlarım çok sevdiklerimden ve her seferinde beni düze daha güçlü çıkaran karakterimden, seninkisi ipekten. Ama ikisi de çok güçlü. Gözlerimizin uzak görüşü zayıf olsa da, onlardan daha çok şeyi görebilen bir kabuk var ikimizde de; hislerimiz. Benim yeşil biberi yalnızca patlıcan yemeğinin yanında bir de kahvaltıda beyaz peynirle yemem gibi, sen de seçicisin yemek konusunda. Sevme biçimlerimiz farklı da olsa, benim gibi sen de kuşları çok seviyorsun…

Akşam çayı için yaptığım kekten bırakıyorum sana, yersin belki. Yeni bir şeyler denemek hoşuna gider.

2. Gün

Bugün senin renklerinle şalımın renginin aynı olduğunu fark ettim. Sarı şalım, en sevdiğim şalım. Sarı kalemlik, sarı çizgili kazağım ve sarı koltuk da. Ama bana en sevmediğin renk deseler, hiç düşünmeden sarı diye cevap veririm. Sarı renk üstüne uzunca konuşulabilecek bir konu benim için, bir şeyleri ve birilerini sevmek meselesi de.

İnsanlar seni neden pek sevmiyor, anlamıyorum Oktay.

Onları korkuttuğun için olabilir.

Senden çekindikleri için olabilir.

Belki hakkında hiçbir şey bilmedikleri içindir.

İnsanlar seni sevse de sevmese de hiçbir şey olmamışçasına kendi dünyanı yaratmaya devam ediyorsun ya! Senin bu halini çok kıskanıyorum. Laf aramızda, ben senin gibi olmayı bir türlü başaramıyorum sevgili Oktoş. Sevmeyi ve insanlar tarafından sevilmeyi hala çok önemsiyorum. Biliyorum bu sevilme mevzusunu çözmek için biraz küçüklüğe dönmek, birkaç seans terapi almak filan gerekir. Ama madem bugün evde senle yalnızız, neden sana anlatmayayım ki bunları. Üstelik üşenmedim ‘insanlara en çok neden kırılıyorum ?’ diye bir liste bile yaptım defterime:

  • Samimiyetsiz ama daha önemlisi nezaketsiz olanlara, ikiyüzlülere, tanıştığı anda insanları ‘işe yarar’ ve ‘işe yaramaz’ diye kategorize edenlere
  • Dinlemekten çok konuşan hem de yüksek sesle konuşanlara, kurduğu on cümlenin sekiz buçuğuna ‘ben’ diye başlayanlara, gereksiz hırslılara
  • Kendini altın sananlara, altın gibi satanlara, hırçınlara
  • İnceliklere kaba bir alaycılıkla yaklaşanlara

Sonra başa döndüm ve kırılıyorum kelimesinin üstünü çizip yerine kızıyorum yazdım, ‘İnsanlara en çok neden kızıyorum?’ Kırgınlık ve kızgınlık çemberi, oluştuğu andan itibaren büyüyüp duran ve gün geçtikçe duvarlarını daha da kalınlaştıran dipsiz bir kuyu gibi. İçine düşmekten hep kaçındığım. Bugünlerde bir tanesinin tam içine düştüğüm. Daha fazla duvarlar kalınlaşmasın diye kendi kendimi tırnaklarımla kazıyıp durduğum…

Neyse ki sen de iki gündür burdasın ve ben sana bakıp bakıp onlara kızacak kadar insanları önemsememeyi öğreniyorum.

3. Gün

Adını sevgilimin koymasına izin verdim. O da sekiz ayaktan yola çıkarak sana Oktay adını verdi. Oysa ben senin bir kadın olduğunu hissediyorum ve sana ‘Islington düşesi Arakne’ diye seslenmeyi tercih ediyorum.

Bugün senin hakkında biraz araştırma yapınca, benzerliklerimizden çok farklılıklarımız olduğunu öğrendim. En başta ben çiftleştikten sonra eşimi yemiyorum! İnsanları korkutmaktan çok sevindirmeyi severim, avlanmak için değil hep birlikte yiyip içmek için toplarım eşi dostu yanı başıma. Ben daha çok ipek böcekleri gibi örüyorum kozamı, içe ve kendine dönük, senin işin gücün mükemmel bir ağla dışa açılmak. Ben de senin gibi hoplar, zıplarım gerekirse Athena’ya bile kafa tutarım ama kimseyi zehirleyemem (Bazen aklımdan geçirsem de).

Ayrıca sadece iki gözüm var ve senden daha tüysüz olduğum da kesin.

Hem sen insan bile değilsin ki…

4. Gün

Sevgili Oktay,

Bugün uyandığımda tüm gece yağan fırtınalı sağanak yağmurdan sonra, senden geriye sadece iki parçası pencereye tutunabilmiş yırtık pırtık bir ağ ve en son yediğin arının ağlara yapışıp kalmış kuru kabuğundan başka bir şey kalmadığını gördüm. Sevgilimle arkandan bakıp üzüldük, bir damlacık da gözyaşı dökmüş olabiliriz.

Ben senin fırtınayı duyar duymaz pılını pırtını toplayıp, uzun bir ağ atarak kuytulara, yeni bir yeri ev edinmeye gittiğine inanmayı seçtim. O yüzden artık üzülmüyorum.

Kim kendini örümceğe benzetmekten hoşlanır ki? Ben hoşlandım.

İnsanlar hep kendine benzeyenlerle bir arada olmak ister, benzerlerinden zevk alır.  Oysa ki en çok farklılıklardan öğrenir insan, bizden farklı olanlar bizi geliştirir, ilerletir. Yaşam değişimdir.

Hoşçakal, evimizin ilk misafiri. Senle vakit geçirmekten çok zevk aldım.

Önümüzdeki baharda yine gel.

 

günler yavasca uzarken, Londra

Fotograf: Omer Kanıpak

*örümcekler hakkında

 

En iyisi pencere

Wind from the Sea-Andrew Wyeth

“… I love a window.The whole of life already framed, right there!” Maudie

Bu yazıyı yıllar sonra kavuştuğum “pencere önü” yazı masamdan yazıyorum. Her gün burada çalışıyor, maillerimi yanıtlıyor, defterime notlar alıyorum. İşin aslı, pencerenin önüne yerleştirdiğimiz, yıllardır hayalini kurduğum 1950’lerden kalma bir yazı masası değil, rahat oturmayı olanaksız kılan ayak tasarımı ve yuvarlak formu ile çalışmaya pek de uygun olmayan büyükçe bir yemek masası. Bu haliyle bile bana hem çalışma, hem de oturduğum yerden gökyüzünün kararsız ruh halini, kapımın önündeki ağacın mevsimlik değişimini ya da öylece uzaklara dalıp kafamın içindeki karmaşayı izleme olanağını verdiği için masamdan son derece memnunum.

Beynimin içi, kendimi bildim bileli, küçüklüğümüzde yanındaki kolu çekmek suretiyle “klik” diye değiştirerek içinde Almanya temalı slaytları izlediğimiz View-Master oyuncakları gibi, birbiriyle pek de alakası olmayan ve sürekli değişen meseleler ve görüntülerle dolu. Bu sıralar masaya oturduğumda, karşıdaki evin yanar döner yılbaşı ışıkları direkt gözüme giriyor ve ışıkların düzenli aralıklarla göz kırpışları beynimde düşünceler arası geçişi sağlayan sanal çekme kollarına dönüşüyor. İşler güçler “klik”, biricik olma yanılgısı “klik”, çayın şefkatlı hali “klik”, bu çocuk nasıl adam olacak “klik”, sokağın sesi “klik”, dinlemenin incelikleri “klik”, ağaçların insana öğrettikleri “klik”, pencereler “klik”. 

Kafamdaki slayt makinesi, tak diye, Londra’da neredeyse her mahallede karşımıza çıkan tuğla örülerek kapatılmış bir pencere görüntüsünde duruyor. Bu pencereleri ilk gördüğümüzde, ben aklımdaki türlü kurmacayı anlatırken, daha açıkçası kafadan atmak suretiyle hikayeler uydururken, Ömer hemen kısacık bir araştırma yapmıştı ve bu sayede İngiltere’de 18.-19. yüzyıllarda altıdan daha fazla pencereye sahip olan evlerden alınan vergi sebebiyle, fazla penceresi olan evlerin pencerelerinin bir kısmının zamanla tuğlalar ile kapatıldığını öğrenmiştik. Pencere vergisi vesilesiyle aklıma düşen pencereleri, mimari bir öğe olarak da ne kadar çok sevdiğim geçiyor içimden, en sonunda da kendimi seçtiği renge, beslediği hayvana ya da süper kahramanlarına göre insanları kategorize eden kişilik testlerine, neden “Pencere mi seversiniz kapı mı?” sorusunu eklemediklerini düşünürken buluyorum.

Sunlight on the Floor-Hammershøi

Pencereleri mi seversiniz, kapıları mı?

Ben pencereleri severim. Sebeplerinden biri, yaşam enerjimin neredeyse tamamını gün ışığından alıyor olmam olabilir. Işığını benimsemediğim mekanlarda yaşayamam, kaldığım yerlerde evin sesini, kokusunu içime sindirmeden önce ışığa yönelirim. Sadece aydınlık mekanları değil insanların da ışığıyla girdiği yeri aydınlatanını severim. Benim için içlerinde kendi gökyüzünü taşıyan insanlar ve içerilere alabildiğine gökyüzü dolduran kocaman pencereler biriciktir.

Diğer her şeyin yanında, pencereler benim gözlem evlerim. Her pencerenin, kendi öz biçimi ile çerçeveleyip bana sunduğu dünya manzarasını seyretmek ve başka başka açılardan bakıp belleğime işlemek bana iyi gelir. İçerden bakarken dıştaki muazzam dünyayı, dışardan evlerin içine bakarken ise o kocaman dünyayı insanların kendine göre nasıl şekillendirdiğini gözlerim. 

Gün ışığı, karşı evin yansıması, soğuk ya da sıcak hava, yeterince ve izin verdiğin kadar girer pencereden içeri; bir kere açılınca kimin gireceğini pek kontrol edemediğin kapıların pervasız, kontrolsüz halinin aksine. Kapatılan kapının içinde ya da dışında kalmak keskinliği de hiç kimseye tam kapatmayıp fayda sağlamayı umduğun açık kapı orta halciliği de itici gelir bana. Hem içerde hem dışarda olma haliyle pencereler sınırsızlığı çağrıştırır, biri kapanınca hemen yenisi açılan kapılar ise riyakarlığı hatırlatır.

Bu aralar ben, vergiden kaçtığımdan değil belki de dışarıdaki pencerelerin bakımı daha zor olduğundan, içime doğru yeni yeni pencereler açıyorum: daha fazla ne kadar zorlayabilirim kendimi, ne yöne ve daha çok gelişebilirim, daha nasıl iyileşirim ve iyileştirebilirim…Sonra aslında dünyanın kendisinin de her insanın kısacık yaşamı süresince bakıp geçtiği bir pencere olduğu aklıma düşüveriyor.

Camdan belime kadar sarkıp  “Pencere, en iyisi pencere/ Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa/ Dört duvarı göreceğine”* diye bağırasım geliyor.

Dilimden anlamayan sokağa pencerenin ardından bakmaya ve içimden şarkılar söylemeye devam ediyorum.

* Şiir, Orhan Veli

fırtınalı bir kış akşamı, Londra

Foto:Ömer Kanıpak

Alışmak

Saclarimin dalgasına alisiyorum burada, musluktan akan suyu icmeye, her gün postacının getirdiği zarfa, çöp günü Çarşambalara, köşeyi dönünce karşıma çıkan uçsuz bucaksız yeşile. Sabahları kuş sesi duyduğumda, en çok Kadıköy’deki kuşlar aklıma geliyor. Onca insana, toz toprağa, gürültüye pabuç bırakmadan, boyun eğmeden ille de öten kuşlara, bir de büyüyüp büyüyüp tam göğe ulaşacakken uzanıp da karşı çınarla kol kola olmayı seçme zevkini ellerinden aldığımız çınarlara üzülüyorum.

Bazı coğrafyalarda hayvanlar ve bitkiler daha özgür.

Alışıyorum.

güz, Londra 

Félix Vallotton-The Ball

Ev

Okumaya 5 yaşımın bitimine tam 28 gün kala, bir yılbaşı gecesinde başladım. Daha doğrusu, okuyor olduğumu yakın çevreme o gece duyurdum. Kitap “Bu bir kümes. Tavuğun evi kümestir” diye oldukça komik başlayıp, “Herkesin bir evi vardır. Ama Filistinlilerin evi yoktur.” diye ağır iki cümle ile bitiyordu. Son cümleye geldiğimde masadakiler duygulanmış ve şaşırmış, Rıfat Amcam -tabi ki- çoktan ağlamaya başlamıştı. Babam ve abim sakince gülümsüyordu. Annem muhtemelen mutfakta bir şeyler hazırlamakta olduğundan, cümlenin sonuna yetişti. O sırada ben, başardığım şeyin oldukça normal olduğunu düşünmekteydim ve yaptığımın bu kadar takdir edilmesine anlam veremedim. Hatta azıcık utandım.

Okuduğum ilk kitap, içeriğinin yanında, pek çok yönden yaşamıma damgasını vurdu. Örneğin, tüm yaşamım boyunca, tıpkı o gece gibi, zor olanı başarmayı olağan buldum ve övgü almaktan nefret ettim. Oysa, kitabı bitirince afili bir selam verip üstüne bolca alkış almadan ‘sahneyi’ terk etmeseydim, sonrasında yaptığını abartmanın başarmaktan daha önemli olduğu günümüz dünyasına kolayca uyum sağlayabilirdim. Belki hiç acele etmeyip tıpkı Ege gibi ancak birinci sınıfın sonlarına doğru okumayı sökmeliydim, Behrengi kitapları yerine Ayşegül serisinden minnoş kitaplar seçmeliydim. Hatta okulu her sene ilk üç sırada bitiren ve ödüllendirilmeyi aklından bile geçirmeyen Özlem değil de bütünlemeye kalmadığı tek dönemde başarısına karşılık babasına bisiklet aldıran lise arkadaşım Begüm olmalıydım. Olamadım…Treni o gece kaçırdım.

Uzun zamandır -yani beş yaşımdan beri- evler hakkında düşünmeye devam ediyorum. Herkesin barınma hakkına sahip olduğunu, herkesin bir evi olması gerektiğini öğrendiğimde küçücüktüm. Biraz büyüyünce, her yıl hatrımızı soran ev sahiplerimizden, aslında herkesin evi olamadığını, bazılarımızın o evlerde kiracı olduğunu öğrendim. Zamanla evin dört duvardan daha fazlası olduğunu anlayıp, ait olduğumu hissedebileceğim bir yer-yurt-ev aradım kendime. Yeterince büyüyünce hiçbir yerin evim olamayacağını kabullendim. Ege ile birlikteyken o neredeyse ev de orası oldu bana. “İnsan nasıl insan oldu” kitabında “Evlerin tarihini yazsaydık, mağaradan başlamamız gerekirdi. Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu” diye okumuştum. Yani, Neolitik çağda yaşıyor olsaydım, duvarlarına hayvan resimleri çizdiğim bir mağara evim olacaktı. Göçebe olsam kara kıldan bir çadır, haremde belki mermer tabanlı bir oda. Balkonlu-balkonsuz, aydınlık-karanlık, ortalama İstanbul’da yüz, Londra’da kırk beş metrekare olan evler, bazen bizi besleyip iyileştiren faydalı birer koza, zaman zaman da hapsolup kaldığımız tabutlarımız.

“Herkesin bir evi vardır.”

Benim evim; kafamı çarpmayayım diye Ömer’in dörtte biri özenle oyarak rafın sivri köşesine yapıştırdığı küçük şarap mantarı, yemek yaparken mutfağın kapısında yalanarak beni bekleyen Püskül’ün pürtüklü dili, Ege’nin henüz uyanamamış sağ gözüdür.

Hepsini kilometrelerce geride bıraktığıma göre, sahi şimdi benim evim neresi?

“Eski evde kurutulmuş” kokan henüz giyilmemiş iki-üç tişört…

Bir valiz…

Gökyüzü ve birkaç bulut mu?

” Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

yabancı bir evde serin bir yaz akşamı, Londra

Fotograf: Omer Kanipak

  

Fırfır

Babam revire çıkıyor!

O dönem Mamak’ta kalanların yakınları için “revire cıkmak” sevinçle karşılanan bir haber. Senin lehine hiçbir şey kurala bağlanmış değil, garantisi yok. Beklersen belki revir arabasına binmene izin verebilirler, babanın elini tutabilirsin, göğsüne kafanı yaslarsın. Bu ihtimal için gece Antalya’dan otobuse biner sabah Ankara’da olursun. Şansın varsa babanın kucağına oturabilmek demektir onunla revir arabasında olmak.

Babam revire çıkıyor! Sonunda bir yıla yakındır görmediğim babamın kucağına oturmuşum. Üstüme ilk kez Rıfat Amcamın düğününde giydiğim kat kat fırfırlı elbisemi giymişim. Elbisenin minik mavi çiçeklerinin aksine; basık, karanlık, havasız bir arabada yol alıyoruz. Bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Mutluyum. Sonrası boşluk.

Yıllar sonra bir terapist “Çocukluğunuzdan akliniza gelen ilk şey” dediğinde, “Aklıma gelen ilk şey mavi elbisemin çiçekleri ve kelepçe” diyorum. “Babamın kucağına oturmuşum, ustumde firfirli elbisem var, bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Öbür elime değen kelepçe, soğuk”

Ona neden küçücükken Serap Ablamla oynarken birden havuza düştüğümden ve boğulmaktan son anda kurtulduğumdan bahsetmediğimi bugün bile anlayamıyorum.

Artık derin yaraların onları yok sayarak iyileştirilemediğini, insanın onlarla yaşamayı öğrendiğini biliyorum. Parklarda cocuklarin gözlerinde; o günkü  aklıyla en güzel elbisesini giyerek babasına mutluluğunu göstermeye çalışan minik kızı arıyorum. Yanına gidebilsem şimdi…Yanağını hafifçe okşayıp “Yüzünü dökme küçük kız, her şey onların suçu” diyebilsem keşke… Omzumdan bir yük daha kalksa…

sıcak bir yaz günü, Londra

Fotograf: Omer Kanipak

Muzlu Pasta

Karşı apartmanda annemden biraz yaşlıca bir kadın yaşıyor. Adının Sevim olduğunu tahmin ediyorum. Yaşıtları gibi onun da ocağın yanına dizdiği pötükare kapaklı baharat kavanozları, duvarda asılı üç boy cezve takımı, yaz kış mavi led ışıklı bir çubukla kargalardan koruduğu domates fidanı, elle yazılmış ve yemeğin malzeme miktarı, püf noktaları, soğuk fırına mı sıcak fırına mı sürüleceğinin yanı sıra bu tarifin kimden alındığını da not ettiği tarif defterleri var. O da Çerkes tavuğu yapmanın neredeyse bir sanat eseri ortaya koymak kadar özen gerektirdiğini iddia ediyor.

Bazı anneler için menekşenin suyunun direkt mi, dolaylı mı verileceği, dünyadaki pek çok şeyden daha önemlidir. Bazısı kendi çocuğu fazladan bir köfte daha yesin ister, çocuğu okulda birer tane dağıtılan fındık poşetinden ikisini daha cebine sokuştursun… Bazı anneler tabağına yemeğin en azını, etin en yağlı, işe yaramaz yerini alır mesela. Bu kabullenilmiş çekinikliğe tanık olmanın ilerleyen yıllarda, yemeğe her oturuşunda senin içinde yaratacağı kızgınlık ve çaresizliği asla bilemeyecektir. Bazı anneler vardır dünyada kendi çocuklarından başka kimseyi sevmez, sevemez. Onların çocukları hayatlarını sadece insanları değil hayvanları, eşyaları, gökkuşağını filan da sevdiğini içinde saklayarak ve annesinin hiçbir şeyi sevmemesinden onun adına utanarak geçirecektir. Bazı anneler çocuklarına güvenir, bazıları da çocuklarına güvenir aslında ama bir türlü çevreye güvenemez. Bazısı özgürce uçmayı öğütler kızına, düşersen de ben zaten hep yakınındayım der. Bazısı ise sık sık İkaros’un güneşe yaklaştığında eriyen kanatlarını hatırlatır; uzaklaşma, uzağa gidersen yanarsın…Yani anneler çeşit çeşittir, kızları ise sadece ikiye ayrılır: Annesinin tıpkısı olmaya çalışan kızlar ve hayatı boyunca annesine benzemekten kaçınarak yaşamaya çalışanlar.

Ben onlara “Sayesinde” veya  “Rağmen” kızları diyorum.*

Sevim Hanım emekli albay kocası Refik Beyefendi’yi, buraya taşındığımızdan beri görünmediğini hesap ederek diyebilirim ki, iki sene önce kaybetmiştir. Her ne kadar hayat arkadaşını özlüyor olsa da asla hayata küsmemiştir, her hafta saçını mizampli yaptırır ve manikürlü ellerini kremlettikten sonra soğan kabuğu rengi sedefli ojesini sürdürür. Sevim Hanım Sözcü gazetesi okur, milli bayramlarda balkona bayrak asar, bugüne kadar caddede yapılan laiklik mitinglerin hiçbirini kaçırmamıştır. Sözde kalkışma esnasında Gönen’de -diye tahmin ettiğim- yazlığında olduğundan, sokaktan geçen tanklara alkış tutamamıştır. Ancak resmi bayramlarda salonundaki emektar cd çalardan  ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa’ çalmayı asla ihmal etmez.

Sevim  Hanım’ın iki kızından büyük olanı Teknik Üniversite mezunu, yüksek makine mühendisi bir fabrika müdürü ile, diğeri ise yan apartmanın sahibi müteahhit tanıdıklarının oğlu ile evli. Anneleri bu doğru seçimlerden dolayı son derece memnundur, çünkü ona göre aşık olmak çok güzeldir…de hayatın gerçekleri aşk peşinde koşmaktan çok daha mühimdir. Bu gibi kritik zamanlarda devreye, ailenin kadınlarından Sevim Hanım’a aktarılan doğal yeteneği girer: O, kendi arzu, istek ve hislerini vurgulamaktan ziyade; uzmanı olduğu taktiklerle çalışarak karşısındakine aslında o şeyi ne kadar çok istediğini düşündürür…Bu anlamda aslında ilk cümlenin öznesi de kızlar değil Sevim Hanımdır ve işin doğrusu; Sevim  Hanım kızlarını seçtiği uygun damatlar ile evlendirmiştir.

Gözlemlediğim kadarıyla apartmandaki kadınlar düzenli aralıklarla birbirlerine misafirliğe gidiyor. Alt kata indiklerinde onları görebiliyorum, Sevim Hanım ve komşuları salonda oturuyorlar. Salonun bir duvarında, neredeyse duvar boyutlarında, yılın her günü ve gün boyu açık olan devasa bir  televizyon ekranı var. Kocaman ekran ve Sevim Hanım’ın önden düğmeli fuşya elbisesi dışında bu salonda renk yok. Perde, halılar, koltuklar ve neredeyse evdeki tüm eşyalar ölü gibi tuhaf, pastel bir renksizlikte. Mekan, buraya girenleri de içine çekip ruhsuzlaştırıyor adeta; kadınlar ekran karşısında çay içiyor, sürekli bir şeyler yiyor ve susuyorlar. Ender olarak, o da reklam arası süresinde, apartmana yeni taşınanların gürültüsünden bazen de yeni öğrendikleri tariflerden, püf noktalarından bahsedip, tarif değiş tokuş ediyorlar.

Muzlu Rulo Pasta – 8 Kişilik (Emine’nin eltisi Sevim Hanım’dan)

Önceden ısıtılmış fırına verilecek. 

Ve sonra yeniden susuyorlar. Yani kadınlar düzenli aralıklarla bir araya gelip susuşuyorlar.

Bir sabah kahve saatinde, açık salon penceresinden süzülen Zeki Müren sesinin karşı apartmandan yayıldığını anlayınca, kafamı uzatıp sesin geldiği pencereye bakıyorum. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” ezgisinin, bildiğimiz Demir Leydi Sevim Hanım’ı, nemli gözleriyle uzaklara dalmış, tonton bir Sevim Teyzeye dönüştürdüğünü fark ediyorum şaşkınlıkla. Onun açık gri gözlerinde, birden tanış bir hüzünle karşılaşıyorum. Demek ki diyorum, Sevim Hanım’ın da bir ağacı olmuş yaşamında, o ağacın altında öpüldüğü yerlerden yaralanmış. Demek ki pek çok ailenin gizlenen ya da bilmezden gelinen bir şarkısı var. Çalışma odasının penceresinden dışarı bakarken dalıp giden baba gibi, kimi anneler de var, mutfak penceresinden dışarı bakan ve o şarkıyla başka yerleri düşünen. Bu ana şahit olmak beni hem şaşırtıyor, hem de daha normal hissettiriyor, omzumda çocukluktan taşıdığım yükleri azaltıyor. Bilinçsiz bir hafifliğe kavuşuyorum.

Sevim Hanım, cama gelen serçelere birkaç parça ekmek atıp penceresini kapatıyor sonra, perdesini sıkıca çekiyor. Bense ona uzanıp içimden, “Müsait olduğunuzda annem sizi kahveye bekliyor, o ağacın altını konuşup muzlu pasta yiyecekmişsiniz” diyorum.

Oysa evde ne annem var, ne muzlu pasta ne de kahve.

*Bu sözler kışın Kumru ile bir konuşmamız sırasında canlanmıştı beynimde

**Belirtilen olay ve kişilerin gerçekle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen kurgusaldır

 

mutfak penceresine yağmur vururken, İstanbul 

 

Bugün Aklımdan Geçenler

İnsanları neden boyu, saç rengi, kilosu ile tasvir ediyoruz, bir başkasına tanıtırken neden sadece onun mesleğinden, mevkinden bahsediyoruz?

Mesela “Koca çınarların gölgesinde ama kendi başına yetişmiş bir kestane ağacı gibidir” ya da “En ufak rüzgârda çiçeklerini döküveren kırılgan erik ağacıdır” desek.

“Sessiz ve incecik bir çisenti bırakan gri dev bir yağmur bulutudur, konuştukça yağış da sağanağa döner” desek.

Ya da; “İlk söylenen Merhaba gibidir, sonrasında ne ile karşılaşacağını bilmesen de meraklı bir umut barındırır”

Neden yeni doğmuş bebeğin, annesine mi babasına mı benzediği meşgul eder günlerimizi, o her şeyden çok bir lavanta tarlasına, ilk sabahta ormana düşmüş bir çiğ tanesine, Bach Air’in ilk notasına benzerken.

Bir insan diğerine “Zeytin gözlüm” der de, “Zeytin Ağacım” diye neden sevemez? O zeytin ki, meyvesi, yağı, yaprağı yetmedi gövdesi, her yanından bereket fışkıran yüz yıllık mucize.

***
Eğer dünyaya birkaç kez daha gelme şansım olsaydı, önce bulut sonra da günebakan olmak isterdim.

Bundandır ki beni hiç anlatamazsan, Günebakandı diye anlat tanımayanlara. Ya da en azından ılık bir yaz ikindisi meltemi…

bir türlü gelmeyen bahar, İstanbul 

Farm garden with sunflowers by Gustav Klimt

mersinturkocagi.org
-
meritroyalbetgirisi.com
-
slotbargirisi.com
-
lidyabet.club
-
lidyabet.best
-
bahsine.club
-
superbetin.link