12 Eylül 1980

(Bu yazının aslını 12 Eylül 2008’de yazmışım. Her ne kadar duygularını kolayca ve açıklıkla dışa vuran biri gibi görünsem de; buna benzer derin, bireysel acılardan bahsetmeye pek alışkın değilim. Ayrıca itina ile uzak durmaya çalıştığım “acılarından fayda yaratan insan” tipine benzetilmek, onlarla aynılaşmak da istemiyorum. Bu yazı karşıma çıktığında, yazdığım andaki acı ve kızgınlığı o kadar yoğun hissettim ki, birkaç imla hatasını düzeltip, biraz ekleme yaparak buraya taşıdım, o kadar. O günleri daha çok, daha derin yazmak da mümkün…Belki de tam olarak iyileşebilmek için çok gerekli.)

Küçük bir kızdım. Bir gün uyandığımda sokağa çıkmanın yasak olduğunu duydum radyodan. Sonra babamın bir süre eve gelmeyeceğini söylediler. Aslında onun tam olarak nerde olduğundan haberdar olmamız da kolay olmadı ama birkaç gün sonra en azından hayatta olduğunu öğrenebildik. Sonra babamın arkadaşları geldi eve gizlice. Ilık bir güz günü, annemin bütün karşı çıkmalarına rağmen, emektar sobamızı çatlatacak kadar hararetle -evet resmen çatladı- evdeki sakıncalı kitapları yaktılar. Geceleri evi polis basmadan bir günü daha atlatmanın rahatlığı çökerdi üstümüze. Gecenin uzun ve karanlık yüzü, ne olacağını asla öngörememenin belirsizliğiyle bir olup o kısacık rahatlık anlarını boğar, geriye kuş tedirginliğinde uykular kalırdı bize. Her şeye rağmen evimiz sadece bize yuva olmadı, polisten kaçan dava arkadaşlarını, gencecik abileri-ablaları da sakladı kimi zaman, mecaz değil, gerçekten çorbayı hep beraber kaşıkladık.

Müzik, resim, şiir…kısaca sanat sakıncalı ve kötü bir şeydi onlara göre. Sadece düşünen, yazan konuşan, örneğin ‘insanlar kendi dillerinde eğitim almalıdır’ diyenleri, sanatçıları, bilim adamlarını toplayıp hapishanelere tıktılar, işkence yaptılar, öldürüp dağ başlarına, sokak köşelerine bıraktılar. Yeni nesle politik olmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu göstermek için ellerinden geleni ardına koymadılar, başardılar da tabi. Annemin bir gün Ankara’ya gidip gelirken -kar ne demek pek alışkın olmadığımızdan, haliyle ona uygun ayakkabısı da yoktu- ayak parmakları dondu ama sonrasına bir arıza bırakmadı. O zamanlar bizim için bayram ‘cezaevinde bayram görüşmesi’ idi, revir ise kelepçeli hasta bir babanın kucağına oturma konforunun adı.

Sebepsiz yere suçlananların kimisi kaçtı gitti yurtdışına, kaçmaya değil kalıp sonuna kadar mücadele etmeye inananlar, kaçacak bir yeri olmayanlarla birlikte hapislerde çürüdü. Dayanıksız bünyelerin çoğu ya sakat kaldı ya yaşamını yitirdi. Kocası hapiste olduğu için intihar eden kadınlar duydum ve onların anasız babasız çocuklarını gördüm. Küçük bir kızdım… Kimse benim ağzımdan babamın nerde olduğunu duymadı, Burdur’da öğretmendi, gelemiyordu eve, o kadar. Sabahlara kadar el işi yapan, maalesef et alamadığı zamanlarda kemik -bildiğin kemik- alıp et suyuna yaptığı çorba ile bizi sağlıklı beslemeye çalışan annem, o zaman 32  yaşında ve sadece 42 kiloydu…

Çok sonraları, her şey normale döndü gibi görünürken bile, bizim evde bir yerlere vurarak ‘trim trak’ diye ritmik sesler çıkartılmaz ya da parmakları şıkırdatılmaz, otururken dizleri sallamak gibi düzenli tekrar eden hareketler yapılmazdı. Her aileye özel bazı sessiz anlaşmalar vardır. Aslında hiçbir zaman o konuda açıkça konuşup, karar alınmamıştır da karşındakinin gözünde acı ve öfkeyi görünce hep birlikte bazı davranışlardan vazgeçersin. Bizimki de öyle bir sessizlik ortaklığı idi işte. Şimdilerde düşündüğümde babamızın yirmili yaşlarda olmamasının en büyük şansımız olduğunu kavrıyorum. Yirmili yaşlarda olmak demek, çürütülmen ya da yok edilmen için çok daha fazla çaba sarf edilmesi demekti çünkü.

Bunları bir anda bugünün tarihini görünce hiç düşünmeden yazdım. Çünkü o döneme ait yazılan onlarca kitabın baş kahramanlarından biriydim ben de. Kardelenlerden biri işte…

Aşağıya 1980 darbesinin bilançosunu bırakıyorum ve Marmaris ressamı olarak üniversitelere giden o katili alkışlayan yeni nesil gençlere yazdıklarımı iyice bir okumalarını öneriyorum. Bir gün yaklaşabilirsem benim yapacağım tek şey hak ettiği gibi yüzüne tükürmek olacaktır zira…

Not: Kenan Evren  9 Mayıs 2015’te 98 yaşında eceliyle öldü. (Evet, yüzüne bile tüküremeden.)

  • 650 bin kişi gözaltına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi ”örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi ’’sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi ‘’siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin ”işkenceden öldüğü” belgelendi.
  • 937 film ’’sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi ”kaçarken” vuruldu.
  • 95 kişi ”çatışmada” öldü.
  • 73 kişiye ”doğal ölüm raporu” verildi.
  • 43 kişinin”intihar ettiği” bildirildi.

2008 Antalya-2018 Londra veyahut bir ömür 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir