Cumbasının penceresine bir saksı lavanta koyduğum o şirin ev

“Nefes almak gibi bir şey çünkü yola çıkmak. Kendinin olduğu, kendinin biçimlendiği yerden çıkıp yeni biçimlere doğru seyre geçmek. Muhtemelen gidemeyenler, gitmeyenler, gidenlere bakarak kalanlardır “Nereye gidersen git kendini götürürsün” sözünü tekrar edenler. Kavafis’in “Başka bir şehir yok” diyen şiirini yineleyenler muhtemelen başka bir şehir bulmaya o ya da bu biçimde imkanı olmayanlardır. Oysa hiçbir ben yolda erimeyecek, yoldan etkilenmeyecek, yolla birlikte değişmeyecek kadar taştan değildir. Hiçbir ben, yoldan daha güçlü değildir oysa… Her şehir bir diğerine benzemeyen bir eğimle gösterir “ben”i. İç ve dışbükey aynalara sahiptir şehirler ve yollar. Her biri başka bir açıyla bükülmüş olarak… Yansıtılan sen, artık sen değilsindir. İşte bu yüzden sen aslında yola çıktığında kendini yanında götürmeyeceksindir. Yeni bükük aynalarda kendinin başka görüntüleriyle karşılaşacağın için aslında hiç kendine rastgelmeyeceksindir.Başka şehirler bulabilecek olmanın nedeni de budur. Kendin olmadığın için artık, kendinin başka biçimleriyle birlikte yolda olduğun ve kendinin başka gözleriyle bakabildiğin için dünyaya, başka şehirler de görmek mümkün aslında.”

17 Ekim 2004 – Ece Temelkuran – Milliyet

Az önce, Polonya doğumlu, Amerika’da yaşayan Yahudi Mimar Daniel Libeskind’in bizim mahallede yaptığı üniversite binasının tam karşısındaki Kore restoranına gittik ve birkaç İtalyan, İngiliz ve Koreli ile birlikte yemek yedik. O sırada sokaktan Senegalli bir çift geçiyordu. Durup “Londra işte tam da bu” dedik birbirimize. “Her şey şu anda içinde bulunduğumuz bu resimde, koca yaşamın bu kısacık anında”

Londra’ya taşınalı bugün tam bir yıl oldu. Yanımızda iki valiz, aklımızda Kavafis’e inat yeni bir ülke bulma inancı vardı ve o gün, şu anki serinliğin tersine, Londra’da son 43 yılın en sıcak yaz günü yaşanıyordu.

Sıcaktan bunala bunala, arada molalar vere vere, Clapton’daki geçici evimize kendimizi zor attığımız o ilk günden bu yana tuttuğum, ilk sayfasına uçuş detaylarımızı kaydettiğim, içine de özellikle unutmamak için bazı prosedürleri, gittiğimiz yerleri ve kısa kısa kişisel duygu durumlarımı not aldığım Londra defterimi karıştırdım biraz bugün. Yediğimi-içtiğimi değil de bana ne zaman, nelerin, nasıl dokunduğunu anlamanın ve anlatmanın peşinde olduğumdan hep, deftere yazdıklarımın bazılarını buraya da kopyaladım.

  • Bu kaldığımız ev çok güzel, mahalle merkeze biraz uzak ama çok sakin.
  • Sırtım için aldığım Lyrica yüzünden hep, leyla gibiyim.
  • Güzel bir gün.
  • Duygu’lar geldi ve arkadaşlarımı görmek beni mutlu etti.
  • Parklar ne güzel!
  • Yeni bir adım atmak çok güzel. Korkular, tedirginlikler, keşkeler de her an ortaya çıkıverecek biçimde içinde seninle geziyor.
  • Londra çok uluslu, çok ilginç, çok farklı.
  • Ne zamandır buradayız, yoksa hiç oralarda yaşamamış mıydık?
  • Halı kaplı evlerden ve ev sahiplerinin sorularından baygınlık geçireceğim sanırım.
  • “Bu dünyaya düşmüş iyi insanlarız, bir şekilde birbirimize tutunmaya çalışıyoruz.”
  • Bu akşam biraz değiştiğimi, kendimi kaybettiğimi fark ettim. Değişiyoruz sürekli, ama ne yöne bilemiyorum.
  • Londra’da herkes yaşamını ev dışında kurgulamış, evler ufak, bakımsız ve dağınık.
  • Bugün Witherington Road’daki o şirin evi tuttuğumuzu ve cumbanın denizliğine bir saksı lavanta koyduğumu hayal ediyorum.
  • Günlerdir çalışamadım. Üretmeyince, çalışmayınca, öğrenmeyince kendimi çok kötü hissediyorum.
  • Çok mutluyum ama “ya bir aksilik çıkarsa” hissiyle çok sevinemiyorum. Hayat belki de insanı böyle büyütüyor, sakinleştiriyor. Coşkularını, sevinçlerini bir öpücük ve sarılmaya sığdırmayı öğretiyor.
  • Yaz bize hep güzellikler getiriyor ve eminin getirmeye devam edecek.
  • İlk kez taşındığım gün bir komşum yorulduğumu düşünüp kahveye davet ediyor. Tatlı Lena.
  • Uzaklara gidip eve dönmek ne güzel. Uzaklara gidip kendine dönmek ne güzel.
  • Geniş boşluklar, uçsuz bucaksız yeşillikler bana nasıl iyi geliyor, anlatamam.
  • Yeni bitkiler, yeni kuşlar, yeni hayatlar keşfediyoruz.
  • Sevgi diyorum ne güçlü duygu. Kendinden pek çok çeşit sevgiler doğuruyor, çeşitlendiriyor, büyüyor, gelişiyor. Birkaç yıl önce kediden korkarken, şimdi durup durup Püskül’ü özlüyorum. Ne güçlü duygu, sevgi.
  • Evimiz güzel.
  • Ara ara derin bir hüzne ve ümitsizliğe kapılıyorum. Ama hiç vazgeçmeden denemeye devam ediyorum. Konforu ve kolaylığı değil çalışmayı-çabalamayı seçmekten gizliden bir gurur duyuyorum sanırım.
  • Londra’da hava durumu tahmini yapmak mümkün değil.
  • Çok faklı zamanlardan geçiyorum, pek çok değişiklik, iniş-çıkış, zorluk-kolaylık…Uzun uzun yazılabilecek duygular.
  • Güneşi özledim.
  • Emel geldi, mutlu oldum.
  • Bir şey öğrenmeden geçirdiğim tek bir an bile bana kayıpmış gibi geliyor.
  • Birkaç gündür insanın en çok kendi dilinde hüzünlenebildiğini düşünüyorum. Bir de evin önündeki cherry blossom’ın ne kadar güzel olduğunu.

Notlarımda bolca sevinç, bolca heyecan, bolca karmaşa ve azıcık da hüzün var. (Herkesin bir defosu var, ya görünürde ya derinlerde. Benim defom da hep içimde taşıdığım o ince hüzün sanırım)

Burada geçen bir yıl içinde çok mutlu oldum, çok sevildim, çok sevdim, çok şaşırdım, çok heyecanlandım, çok güldüm, çokça endişelendim, arada bir ağladım… Durdum, dinledim, en çok da öğrendim.

İki insanın ortak umut ve cesareti birleşince, hiçbir şeyin onlara sınır koyamayacağını öğrendim. Koca bir meslek hayatının, koca bir geçmişin, koca bir ismin sıfırlandığı yepyeniye gittiğin yerlerde, en önemli dayanağının başucundaki sevgilin olduğunu öğrendim. Yazmak istediğim kadar çok yazamadım, ama daha da fazlasını yazabilmek için çok okudum, çok gözledim, çok biriktirdim. Bir yandan da insanın en güzel kendi dilinde yazabildiğini, anadilinde hüzünlenip ağladığını öğrendim. Henüz kaygılarımın üstesinden gelmeyi beceremesem de kaygılanmanın bazı şeylerin olmasını engelleyemeyeceğini öğrendim. Oğlum sosyal medya üzerinden tehditler aldığında da, ardindan bunun tetiklediği sağlık problemleri yaşadığında da yanında değildim. Onun pek çok şeyin üstesinden kendi başına gelebileceğini biliyordum, şimdi bunu yaşayarak öğrendim. Benim yetişemediğim her yerde, annemin, babamın, abim ve ablamın ellerinin, gözlerinin hep onun üstünde olmasının bizi ne kadar şanslı kıldığını bir kez daha hatırladım. Sonunda en çok yapmak istediğim şeyi (yazmak) ve birlikte vakit geçirmekten en çok mutlu olduğum şeyi (çocuklar) bir araya getirebileceğim bir dünya keşfettim burda ve ikisi ile ilgili hayallerime de daha sıkı sarılmayı öğrendim. Biraz da burada karşılaştığım Türkler sayesinde (sağ olsunlar), insanların artık senin gerçekten ne kadar doğru ve güçlü olduğunla değil, ne kadar “ünlü” olduğunla ilgilendiğini öğrenmiş oldum. Şimdilik fırlatıldığımız bu yerde, tesadüfen çarpıştığımız anlarda, rastgele mekanları paylaşıyoruz insanlarla. Belki aralarından birkaçıyla bu anlardan anılar çıkartmayı, dostluklar kurmayı da öğreniriz bir ara. “İnsanlar sadece kendisine bir şey verenlerle ilişki kuruyor artık, belki de bunu doğal karşılamak lazım” dedi bir gün Ömer bana. “Zaman vermek, ilgi vermek, dinlemeye açık bir yürek vermek ne zamandan beri iş-para-yeme-içmeden daha değersiz bir “verme” haline geldi ki?” dedim ona. Böylece, bu dünyada fikir ayrılığına düşebildiğimiz ilk ve tek konu da burada gösterdi kendini bize. Uzun uzun konuşup ikimiz birden yeni yeni şeyler keşfettik, hem dışımızdaki insanlardan, hem kendi en içlerimizden.

Ben buralara sakinliği, ikirciksizliği, kendimle ve herkesle barışma halini aramaya geldim. Ne oralıydım, ne de buralı olmaya niyetim var. Buraya, köklerimi küçümsemeden, onun iyi yanlarından güç almaya ve bu güçle gövdemi, başımı, dallarımı ta uzaklara, tüm dünyaya uzatmaya geldim.

…ve bu bir senede hep yepyeni şeyler öğrendim.

Londra’dan, onun ağaçlarından, kuşlarından, çocuklarından, sessizliğinden.

Buradaki kendimden.

Buradaki ikimizden.

penceredeki yeni çiçeklere bakarken, Londra

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir