“Who knows where the time goes”

Kolumdaki saat Londra’da zamanı doğru gösterirken, İstanbul’da iki saat geride kalıyor. İçimdeki saat kolumdakinden bağımsız, dünyanın neresinde olursa olsun alışık olduğu vakitte uyuyor, uyanıyor, ona göre acıkıyor. Öyleyse en iyisi, saatlerden ve takvimlerden kurtulmak, kendimize yeni zaman imleri bulmak. Zamanı, doğum günlerini kimlik kartlarında yazan uydurma tarihlerle değil de ‘zemheri başlangıcı’ ya da ‘leyleklerin gelme zamanı’ gibi belli dilimlerle tarifleyen babam ve yaşıtları gibi, doğanın ta kendisinden takip etmek.

Takvimlerden ve saatlerden kurtulmaya karar verdiğimden beri kendime belli işaretler seçmeye çalışıyorum. Eskiden bahar ilkin semt pazarlarının tezgahlarına düşerdi, sonra köşe başlarında enginar satıcıları belirirdi. Şimdilerde her mevsim çilek var marketlerde, enginarcı amca yılın on ayı satışta. Değişimi, dönüşümü ya da döngüleri gözlemek için kerteriz alacağımız nesneler yok edildikçe doğadan, içinde bulunduğumuz mekandan ve zamandan hızla uzaklaşıyoruz. Bize kırlangıç fırtınasını, cemre tarihlerini ya da bülbüllerin ötme vaktini ancak uzmanlarca hazırlanan doğa takvimi rehberlerinden takip etmek kalıyor.

Zaman farklı coğrafyalarda, farklı hızlarla akıyor. Londra’daki bir saatin karşılığı, İstanbul’da, Tibet’te ya da Doha’daki ile aynı değil. Doğanın dönüşümü yani zaman ölçerlerimiz de bulunduğumuz yerlere göre farklılaşıyor. Antalya’da ertesi günün havasını anlamak için, bunu ne zaman ve kimden öğrendiğimi hiç bilmeden, hep bir yönde denizin üstüne bakardım. İstanbul’da gökyüzünü görebilmek havayı tahmin etmekten daha büyük bir çaba gerektirirdi, neyse ki burda hava durumu uzmanlarınca bile öngörülemiyor. Kısacası, bir yerin fırtınasına, toprağına, canlısına alışmak, o yere kendini ait hissetmekten biraz daha fazla çaba gerektiriyor.

Ben de buralarda kendi doğa takvimimi oluşturmak için, defterime notlar alıyorum. Mahallede erkenden yapraklarını döken ağacı, çiçeklerin açma vaktini ya da örümceklerin ortaya çıkış zamanını kaydediyorum. Bahar geldiğinden beri bizim ağaca üşüşen arılar… Hava aydınlandığı an arka bahçede deli gibi ötmeye başlayan mavi baştankara… Mevsimine göre değişen yağmur kokusu… Ne güzel, çevremdeki her şey varlığıyla ya da yokluğuyla bana ipuçları veriyor. Kışın, sokağa park eden mavi araba, bütün gece park ettiği yerden çıkıp gittiğinde ne kadar kar yağdığını anlamama yardım ediyor. Bir anlamda artık orada olmayışı ile hem karın yoğunluğunu hem de kendi boyutlarını tarif ediyor. Arka mahalledeki okul bahçesinden gelen seslerin varlığı hafta içi demek, yokluğu tatil günü. Okul günlerinde sabahları şarkı söyleyerek evin önünden geçip giden çocuklar, günün ilk kahvesinin vaktinin geldiğini hatırlatıyor. Solucanlar ayrı, salyangozlar ayrı, karşı camdan gözüme giren gün ışığının açısı ayrı anların habercisi.

Dışardan bir bakıyorsun, tomurcuk bir gecede patlamış, kozadan pıt diye uçup gidivermiş kelebek. Sanki her şey birdenbire olup bitmiş. Öte yandan yeterince yakından, uzun ve derince izleyince aslında her varoluşun ne kadar uzun zaman aldığını görüyorsun. Doğada her şey zamanını bekliyor, beklerken kendini olgunlaştırıyor, ortaya çıktığında sağlam kalabilmek için bir o kadar da içine kök salıyor. Kimi insan kokulu, bol renkli mevsim çiçekleri gibi misal, çok boyalı, çok eğlenceli, bir o kadar gürültücü. Ancak dibindeki toprağı azıcık kazıyınca ne kadar köksüz olduğunu görebildiğin… Kimisi ise olabildiğine sakin, durgun belki de oldukça sıradan ilk bakışta, sadece yeterince yaklaşanın keşfedebildiği olağanüstü bir hazine.

Eninde sonunda öğrendiğimiz şu ki, söz geçiremediğimiz tek şey zaman. Zaman sürekli akıyor. Kimseyi dinlemeden, kimseye danışmadan, kendi bildiğince ve hiç tahmin edemeyeceğimiz yönlere doğru. Akıyor, akıyor.

*Bana bunları düşündüren şarkı için Ebru’ya teşekkürler. 

  sonunda bahar, Londra

Marie in the Garden / P.S. Kroyer

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir