Sekiz

1. Gün

Sevgili Oktay,

Sabah seni fark ettiğimde çok mutlu oldum. Yeni evimizin ilk konuğu olduğun için ve kendine en sevdiğim manzaralı pencereyi seçtiğin için daha da mutlu oldum.

Gün boyunca, pencere önü yerleşmeciliğin yanında pek çok benzer özelliğimiz olduğunu düşündüm. İkimiz de olduğumuz yerden hep daha ileriye, yükseğe gitmek istiyoruz, gözümüze kestirdiğimizde de o dala cesurca atlayıveriyoruz.  Sen rüzgarın akımında uçmayı seviyorsun, ben kalbimin ve zamanın akışında. Hep daha uzak yerlere fırlatıyoruz kendimizi. İkimiz de gitmek konusunda iyiyiz, yeni evler bulmak, yerleşmek… Düştüğümüzde bizi ‘hoop’ diye geri çekiverecek ağlarımız var, benim ağlarım çok sevdiklerimden ve her seferinde beni düze daha güçlü çıkaran karakterimden, seninkisi ipekten. Ama ikisi de çok güçlü. Gözlerimizin uzak görüşü zayıf olsa da, onlardan daha çok şeyi görebilen bir kabuk var ikimizde de; hislerimiz. Benim yeşil biberi yalnızca patlıcan yemeğinin yanında bir de kahvaltıda beyaz peynirle yemem gibi, sen de seçicisin yemek konusunda. Sevme biçimlerimiz farklı da olsa, benim gibi sen de kuşları çok seviyorsun…

Akşam çayı için yaptığım kekten bırakıyorum sana, yersin belki. Yeni bir şeyler denemek hoşuna gider.

2. Gün

Bugün senin renklerinle şalımın renginin aynı olduğunu fark ettim. Sarı şalım, en sevdiğim şalım. Sarı kalemlik, sarı çizgili kazağım ve sarı koltuk da. Ama bana en sevmediğin renk deseler, hiç düşünmeden sarı diye cevap veririm. Sarı renk üstüne uzunca konuşulabilecek bir konu benim için, bir şeyleri ve birilerini sevmek meselesi de.

İnsanlar seni neden pek sevmiyor, anlamıyorum Oktay.

Onları korkuttuğun için olabilir.

Senden çekindikleri için olabilir.

Belki hakkında hiçbir şey bilmedikleri içindir.

İnsanlar seni sevse de sevmese de hiçbir şey olmamışçasına kendi dünyanı yaratmaya devam ediyorsun ya! Senin bu halini çok kıskanıyorum. Laf aramızda, ben senin gibi olmayı bir türlü başaramıyorum sevgili Oktoş. Sevmeyi ve insanlar tarafından sevilmeyi hala çok önemsiyorum. Biliyorum bu sevilme mevzusunu çözmek için biraz küçüklüğe dönmek, birkaç seans terapi almak filan gerekir. Ama madem bugün evde senle yalnızız, neden sana anlatmayayım ki bunları. Üstelik üşenmedim ‘insanlara en çok neden kırılıyorum ?’ diye bir liste bile yaptım defterime:

  • Samimiyetsiz ama daha önemlisi nezaketsiz olanlara, ikiyüzlülere, tanıştığı anda insanları ‘işe yarar’ ve ‘işe yaramaz’ diye kategorize edenlere
  • Dinlemekten çok konuşan hem de yüksek sesle konuşanlara, kurduğu on cümlenin sekiz buçuğuna ‘ben’ diye başlayanlara, gereksiz hırslılara
  • Kendini altın sananlara, altın gibi satanlara, hırçınlara
  • İnceliklere kaba bir alaycılıkla yaklaşanlara

Sonra başa döndüm ve kırılıyorum kelimesinin üstünü çizip yerine kızıyorum yazdım, ‘İnsanlara en çok neden kızıyorum?’ Kırgınlık ve kızgınlık çemberi, oluştuğu andan itibaren büyüyüp duran ve gün geçtikçe duvarlarını daha da kalınlaştıran dipsiz bir kuyu gibi. İçine düşmekten hep kaçındığım. Bugünlerde bir tanesinin tam içine düştüğüm. Daha fazla duvarlar kalınlaşmasın diye kendi kendimi tırnaklarımla kazıyıp durduğum…

Neyse ki sen de iki gündür burdasın ve ben sana bakıp bakıp onlara kızacak kadar insanları önemsememeyi öğreniyorum.

3. Gün

Adını sevgilimin koymasına izin verdim. O da sekiz ayaktan yola çıkarak sana Oktay adını verdi. Oysa ben senin bir kadın olduğunu hissediyorum ve sana ‘Islington düşesi Arakne’ diye seslenmeyi tercih ediyorum.

Bugün senin hakkında biraz araştırma yapınca, benzerliklerimizden çok farklılıklarımız olduğunu öğrendim. En başta ben çiftleştikten sonra eşimi yemiyorum! İnsanları korkutmaktan çok sevindirmeyi severim, avlanmak için değil hep birlikte yiyip içmek için toplarım eşi dostu yanı başıma. Ben daha çok ipek böcekleri gibi örüyorum kozamı, içe ve kendine dönük, senin işin gücün mükemmel bir ağla dışa açılmak. Ben de senin gibi hoplar, zıplarım gerekirse Athena’ya bile kafa tutarım ama kimseyi zehirleyemem (Bazen aklımdan geçirsem de).

Ayrıca sadece iki gözüm var ve senden daha tüysüz olduğum da kesin.

Hem sen insan bile değilsin ki…

4. Gün

Sevgili Oktay,

Bugün uyandığımda tüm gece yağan fırtınalı sağanak yağmurdan sonra, senden geriye sadece iki parçası pencereye tutunabilmiş yırtık pırtık bir ağ ve en son yediğin arının ağlara yapışıp kalmış kuru kabuğundan başka bir şey kalmadığını gördüm. Sevgilimle arkandan bakıp üzüldük, bir damlacık da gözyaşı dökmüş olabiliriz.

Ben senin fırtınayı duyar duymaz pılını pırtını toplayıp, uzun bir ağ atarak kuytulara, yeni bir yeri ev edinmeye gittiğine inanmayı seçtim. O yüzden artık üzülmüyorum.

Kim kendini örümceğe benzetmekten hoşlanır ki? Ben hoşlandım.

İnsanlar hep kendine benzeyenlerle bir arada olmak ister, benzerlerinden zevk alır.  Oysa ki en çok farklılıklardan öğrenir insan, bizden farklı olanlar bizi geliştirir, ilerletir. Yaşam değişimdir.

Hoşçakal, evimizin ilk misafiri. Senle vakit geçirmekten çok zevk aldım.

Önümüzdeki baharda yine gel.

 

günler yavasca uzarken, Londra

Fotograf: Omer Kanıpak

*örümcekler hakkında

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir